Yolların Başlangıcında İnsanlar ve Taşıtlar: Terminal Öncesi Zamanlarda Sivas’tan Garaj Manzaraları

0

Yolların Başlangıcında İnsanlar ve Taşıtlar

TERMİNAL ÖNCESİ ZAMANLARDA SİVAS’TAN GARAJ MANZARALARI

Adnan Yolalan

Sivas’ta 1950 ve 1975 yılları arasında birkaç tane garaj vardı. Bu garajların da ayrı ayrı yaşamları ve hikâyeleri vardı.

Hükümet Meydan’ından Atatürk Caddesi’ne doğru inerken Örnek Otel’i geçtikten sonra şimdiki Akhan İşMerkezi ve Köşk Otel’in yerinde bulunan ahşap, iki katlıeski Belediye Binası’nın doğusunda kalan ve Afyon Sokağı’ndan girilenŞark Garajıbunlardan biriydi. Garaj, Hasan Zaimoğlu’na aitti. Bu garajdan Kangal, Gürün ve Darende’ye Küçük Austin, Chevrolet (Şevrole) marka otobüsler kalkardı. Austinlerin bir de tekerlemesivardı: Düz yolların postası, yokuşların hastası, inişlerin ustası… Şevrolelerinki ise şöyleydi: Alırsın Şevrole, gidersin devrile devrile!

Bu garajın renkli simalarından biri Kangallı Mustafa Balcıoğlu (BottikMustafa) idi. Kangal kazasının saygıdeğer eşrafından olup şair ruhlu bir kişiydi. Sivas Kangal arasında çalışan otobüs ve kamyonu vardı. Bottik Mustafa İfa marka kamyon almıştı.  Arızadan gözü açılmayan bir de şiir söylemişti: “Adım Bottik Mustafa, aldım bir İfa, çektim çok cefa, niye aldın İfa, behey dangalak kafa” Hatırladığım kadarı ile o günün gazetelerinden Ülke’de de yayınlanmıştı. Sonra aynı kamyondan babam Selahattin Bey de aldı. Biz de arızadan başımızı alamadık. Bir gün Kangal’a Tekel maddesi boşaltıp dönerken KardeşlerTepesi’nde (Eskiden Kangal, Gürün, Malatya’ya giden vasıtalar Eğri Köprü’den geçip Kardeşler Tepesi’nden giderdi.)freni patlıyor, şoför son anda kendini dışarı atıyor, İfa da son yolculuğunun sonuna gelmiş oluyordu. Sivas’ta bu kamyondan iki tane mevcuttu, ikisi de kısa zamanda ortadan yok oldular.

İbrahim Özçoban da, Esen Jet firmasının sahibi idi. Esen Jetler de aynı garajdan kalkardı.
Magirus otobüsleri vardı. Bunların ne kaloriferi vardı ne kliması. Radyo da reklamları çıkardı. Önce bir egzoz sesi, sonra arkasından “Ne geçti? Magirus geçti”  diyalogu işitilirdi. Dinlerken çok gülerdik.

Skoda otobüsleri Sivas’a geldiğinde büyük sükse yapmıştı. Yataklı Skoda otobüsler Sivas’ta! Aman Tanrım nasıl bir şeydi bu yataklı otobüsler? Otobüsün içine girip yatak arıyorduk. Oysa ne yatak vardı ne yorgan! Meğer kol konan yerin önünde yuvarlak bir düğme varmış, basınca koltuk on cm geri yatıyormuş. Bir daha basınca bir o kadar daha… İste o sebeple yataklı otobüs dendiğini anladık. İlk defa yatar koltuklu, yumuşak süngerli, klimalı, yazın sıcaktan ve tozdan kışın soğuktan ve ayazdan koruyan bir otobüsle tanışmıştık. Motoru kasanın içinde dev bir tabut gibi yatıyordu. Motor kaputu otobüsün içinden açılıyordu, bir o kadar da sessizdi. Yataklı otobüslerle seyahat etmek bir ayrıcalıktı. Dedem Hüsnü Yolalan ve babaannem Şazimet Yolalan Hacc’a bu yataklı lüks otobüslerle gitmişlerdi.

Bir başka garaj da Emiroğlu Garajı idi. Şimdiki Özden Oteli’nin yanından girilen ve arka çıkış kapısı Afyon Sokağı’na açılan bu garaj Hilmi Emiroğlu’na aitti. Sırt sırta veren arkadaşlar gibiydi bu garajlar.

Hilmi Emiroğlu çok güzel giyinen insanlardan biri idi. Kışın siyah bir palto giyer, kadife siyah fötr şapka, siyah gözlük havasına ayrı bir hava katardı. Oldsmobile marka siyah bir taksisi vardı.Sivas’ta tek idi. Kaçak Dr.Kimbel’in arabası ile tıpa tıp aynı idi.

Bu garajdan sadece otobüsler kalkar Ankara,İstanbul ve Samsun’a yolcu taşırlardı. Sonra Serbest Garaj’daki küçük 18-20 kişilik Suşehri otobüsleri(Pehlivanoğlu) Ankara Garajı’na geçtiler.
Aşağıdaanlatacağım”yolcu kapma şarlatanlığı” işte bu firmalar arasında olurdu.

Bu garajların iki bina sonrasında yer alan ve Baha Tan’a ait olan Ankara Garajı da arka duvara yaslanmış onları dinler gibi idi. Ankara Garajı’ndan Kervan Seyahat otobüsleri hareket ederlerdi.
Bu garajda ise Samsun, Ankara, İstanbul ve bir iki vilayete otobüs kalkar ayrıca Serbest Garaj’dan ayrılan Pehlivanoğlu otobüsleri Hafik, Zara, Suşehri’ne giderdi.

ŞimdikiPaşa Camii yerinde eski yapı, avlu giriş kapısı Nalbantlarbaşı’na açılan, tek katlı, duvarları taş, tavanı el yontusu tahta, balta ile yontulmuş sedir tapanı (ahşap kiriş) olan bir mescit bulunmaktaydı. Bu güzelim ahşap mescidin bitişiğinde bulunan Serbest Garaj’ın mülkiyeti Abdi ve Neşet Tandoğan kardeşlere, işletmesi ise dedem Hüsnü Yolalan ve büyük oğlu babam Selahattin Yolalan’a aitti. Serbest Garaj 1958-59 yıllarında boşaltıldı, daha sonra Ankara Garajı ve Şark Garajıbirleştirildi ve yerine bugünkü PaşaCamii ve Mavi Çarşı yapıldı.

Serbest Garaj içinde yedi adet ambar, babama aitbir petrol acentesi ve benzin pompası, yerli gazoz imalathanesi bulunmakta idi. Hatırladığım kadarı ile bir de kapısı Nalbantlarbaşı tarafına açılan, yan pencereleri Paşa Camii’nin avlusuna bakan, Hallo’nun(Halil Ağa) kahvesi vardı.
Sabahın erken saatlerinde bir elinde büyük bir demlik kahve diğerinde yılan gibi kıvrım kıvrım porselen kulpsuz fincanlarla garaja girer, davudî sesiyle “Kavoooo” diye bağırarak zehir gibi acı, sade kahveyi dağıtırdı. Arkasından da paraları toplayan Palabıyık Amca gelirdi.

Yine o tarihlerde benzinler 200 litrelik kursun variller içinde demir yolu ile İstasyon’a gelir, oradan da Belediye’nin Kepçeli’deki depolarına getirilir, bu depolardan benzin bayilerine dağıtılırdı. Serbest Garaj’daki pompamıza at arabaları ile gelen benzin dolu variller eskimiş kamyon lastikleri üzerine bırakılır (Variller zarar görmesin diye) oradan da yüksekliği bir buçuk m.yi geçmeyen kapaklar açılarak acentenin içine yuvarlanır; varilin ağzı, yer altında gömülü tanka çevrilerek volf volf sesleriyle boşaltılırdı.

Tüm garajlar gibi Serbest Garaj’ında zemini topraktı. Yağmurda çamur deryasına dönerdi. O günler de ayrı bir hengâme idi.

Dört Yol’dan Mahkeme Çarşısına doğru ilerleyince yolun sağ tarafında Aslan Başyurt’un benzinliği ve acente yanında Etem ve Kemal Uslu kardeşlere ait İstanbul Oteli ve Garajı mevcuttu. İşletmesini Etem Uslu yapardı. Kemal Uslu ise uzun yıllar Sivas Şoförler Derneği’nde başkanlık ve ehliyet komisyonunda görev yapmış, saygın bir kişi idi. İstanbul Garajı’nın da Sivas tarihinde ayrı bir yeri vardır. Etem Uslu, babama çok benzerdi, bilmeyenler kardeş zannederlerdi. İkisi de güzel giyinmeyi çok severlerdi.  Adından da anlaşılacağı gibi buradan sadece İstanbul istikametine otobüs kalkardı.

Manisa Tarzanı’yla(Ahmet Bedevi) işte bu İstanbul Garaji’nda tanıştım. Onunla 1958 yılında gazeteci ağabeyim Ahmet Nalçakan’la birlikte röportaj yapmıştık.

İstanbul Garajı’nın karşısında bulunan ve mülkiyeti Celal ve Niyazi Doludizgin kardeşlere ait olan Işık Garajı ise ömrünü doldurmuş veya arızalı kamyonların yeri idi. Bildiğim kadarı ile sonradan Celal Bey’in çocukları tarafından satılmış. Şu anda birkısmı halen oto park olarak kullanılmakta, bir kısmına yapılmış.

Garaj girişinin sağ tarafında Zarif’ in Kahvesi bulunurdu. Tahta masa ve sandalyeleri kaldırım üstüne atarlardı. Çayırağzı tarafında oturan Sivaslılar sabah namazından çıkınca evlerine dönmez, doğru Zarif’in Kahvesi’ne gider, sade kahvesini içip birde kalın kehribar ağızlıkla sarma cigara yaktı mı ancak kendilerine gelirlerdi.

Dört Yol’dan güneye doğru indiğinizde Kepçeli mevkiinde bulunan ve bu sene yıkılan,  Ömer Ergin’in otelinin hemen üst tarafında Zaralı Veyis Örnek’e ait, üstü otel, zemin katının iki tarafı dükkân olan aradan otobüs ve kamyon geçebilen meşhur Zara Oteli ve garajı vardı. Zara Garajı’nın girişi gel-geç şeklinde olduğu için ayrı bir havası vardı. Bu garajdan Hafik ve Zara’ya günlükküçükotobüs ve kamyonlar kalkardı. Bu ilçelerden getirilen yolcular bu garajdan Ankara veİstanbul’a taşınırdı.

Yolcu uğurlamaları görülmeye değerdi. Köyünden gelen eş dost,akrabaların birbirlerine sarılıp ağlamaları, hüzünlü el sallamalarıgurbet burukluğunu taşırdı.

1955-56 yıllarındaEski Belediye Sokak’ta HüsnüLimon tarafından yaptırılan Sivas’ın modern anlamda ilk kapalı garajınaÇiçek ismini veren Selahattin Yolalan işletmeciliğini de1970 yılına kadar üstlendi. Girişte sağ taraftaki ilk gözde Selahattin Yolalan’ın Gaizer marka taksisi, yanında da Hüsnü Limon’a ait steyşın taksi dururdu.

Hüsnü Limon pek kullanmazdı taksisini. Havanın güneşli olduğu günlerde garaj girişine kadar çıkarır, beş kapısını da açar, arabayı güneşlendirir ve havalandırır, bilahare garajdaki yerine koyardı. Arada sırada da ailesini hafta sonlarında piknik yerlerine götürdüğü de olurdu. Kendi halinde iyi bir insandı.

Tabii bu arada Belediye’ye ait garajı da unutmamak lazım. Şimdiki Sultan Otel ve Madımak Otel’i arasında kalan Murdarırmak üzerindeki alandaydı. Tabanı betonarme, yanları yaklaşık 1-1,5 m yüksekliğinde taş duvar, diğer kısımları kerpiçten yapılmış, çatısı kiremitle döşenmiş kapalı bir garajdı. Belediye bu garaja yeni otobüs aldığı zaman onları sıra sıra dizer, cenaze aracı ile bir iki araç dışarıda kalırdı. Bir keresinde zamanın belediye başkanı Rahmi Günay tarafından alınan beş adet şevrole marka, pencere altından aşağısı kırmızı, yarısı sarı renkte olan ve koltukları siyah deri, bir tarafta üç diğer tarafta beş olmak üzere her sırada beş koltuk bulunan ve yaklaşık kırk kişi alabilen uzun şase otobüsler bir hafta sergilenmişti. Çatısı çelik malzemeden yapılmış, üstü galvaniz sacla kaplanmış, çatının en tepe noktasında iki tarafı cam kafeslerle aydınlatılmış, yanlarda ise açılan pencerelerle çevrili garajda yapılan böyle sergileri çok izledim. Şimdiki Havuzlu Çarsı olarak bilinen bu yer eski hengâmesinden çok şey kaybetmiş durumda. Garajla belediye hizmet binası arasında kalan kısımda ise bebek gibi korunan 1936 veya 1939 model Magirus itfaiye aracı, Ford marka yangın söndürme aracı vs. dururdu.

27 Mayıs 1960 İhtilâli’nden sonra Sivas’a atanan Vali Mehmet Varinli’yi rahmetle anıyorum. Sivas’ta imar onunla başladı diyebilirim. İlk kazmayı şimdiki Büyük Otel yerinde olan, oturduğu konutun 70 cm yüksekliğindeki duvarına vurdurarak duvarı 50 cm.ye düşürmüş ve Sivas’taki tüm bahçeli duvarlarını 50 cm.ye eşitlemişti. Yukarıda bahsettiğim itfaiye garajı ve personel mekânına kendi elleri ile kazmayı vuruşunu o zamanlar babamın işletmesinde olan Örnek Otel’in birinci kat balkonundan hayretle seyredişimi dün gibi hatırlıyorum.

Sivas’ın şehir hayatı ve tarihinde unutulmaz yerleri olan ulaşım üsleri garajlar anılarda ve siyah beyaz fotoğraflarda yaşıyorlar.

SOLGUN GARAJ HATIRALARI

Sivas’ta Sayın İbrahim Özçoban’ın işletmecisi olduğu Esen Seyahat, Sayın Hilmi Emiroğlu’na ait Emiroğlu Seyahat, Sayın Hasan Zaimoglu’nun Şark Garajı’ndan Selçuk Seyahat, Gürün otobüsleri, Sayın Baha Tan’ın Ankara Garajı’ndan Kervan Seyahat, Sayın Hüsnü ve SelahattinYolalan’a ait garajda Sivas’ın on bir kazasına kalkan kamyonlar, Kangal’a Balcıoğlu Seyahat, Suşehri’ne kalkan Cevdet Yüce, Üzeyir Batkı, Hikmet Tahtadelen, Aziz Hergül ve ismini hatırlayamadığım ağabeylerim… Kamyonlarla, otobüslerle yük ve insan taşırlardı; tozlu, berbat yollarda.

Ben 13-14 yaşlarında idim. Hafta sonları gece saat on bir, on iki bazen gece saat bire kadar yazıhanelerin önlerinde soğuk kış günlerinde Hafik, Zara, Suşehri, Koyulhisar, Şebinkarahisar, Refahiye, Gürün, Kangal, Divriği, hatta Erzincan, Erzurum, Malatya’ya yolcu tutardık, hem de ne tutma! Kış günlerinin dondurucu soğuğunda Ankara, İstanbul veya Samsun’dan gelen, yolcular; camları buz tutmuş, içeresi de buzdolabından farksız otobüslerden;  kalın paltolara sıkıca sarılmış titreyerek inerlerdi Ellerini ovuşturarak ve sıcak nefeslerini avuç içlerine hohlayarak ısınmaya çabalayan bu insanlar Atatürk Caddesi üzerindeki (özellikle eski belediye önünde) yazıhane önlerinde sıcacık salep satan salepçiden hemen bir fincan, bol tarçınlı salebi alıp donmak üzere olan bedenini ısıtmaya çalışırdı. Ben daha önce salepçiden aldığım iki buçuk lirayı cebime hazırlar, en ön sırada bir fincan salep alır,  sıcacık salebi boğazım yanarcasına herkesten önce içer, bir liralık salep için tezgâha iki buçuk lirayı atardım. İşte o zaman soğuktan donmuş insanlar fiyat sormadan içtikleri salebin fiyatını öğrenirdi.  O zavallı insanları bu ısıtır mı, dondurur mu idi, Allah bilir. Ben çocuksu hevesle bedava bir fincan sıcak salep içerdim, salepçi haksız yere fazladan para kazanırdı! Bunun yanlışlığını nice sonra anladım ancak çok geçti…

Bu arada, Vali Mehmet Varinli gece saat birde beyaz Ford marka makam arabası ile şehri bir baştan bir başa gezerek teftiş ederdi. Halka sokak çeşmelerinde yün, bulaşık kap yıkamayı yasak etmişti! (Ayrıca kümes hayvanlarının da sokaklara salıvermesini yasaklamıştı.) O saatlerde Vali Bey’i caddeden geçerken görünce sanki yolcular beni şikâyet edecekmiş gibi garajın arkalarına kaçar saklanırdım.

“Yolcu yakalayışımız” da ayrı bir yaramazlıktı. Nasıl mı?

İstanbul, Ankara, Kayseri veya Samsun istikametlerinden gelen yolcu otobüslerinden inen yolcular gidecekleri ilçeler veya iller için aktarma yapmak zorunda olduklarından ilgili yazıhaneye yönelmek isterdi! İşte o zaman rakip firma elemanları harekete geçer ve biri vatandaşın bavulunu kapar, bir diğeri zavallı adamın koluna yapışır “Gel kardeşim bizim otobüs tam saatinde kalkar” der. Bir diğeri “Hayır, bizimki posta arabası olduğu için bizimki garanti” diyerek bir çatışma başlar ki evlere şenlik!

Sivas’tan Suşehri’ne 4-5 saatten önce gidilmezdi. Zira yollar stabilize, virajlar korkunç, hele bir Karabayır vardı ki felaket!

Yine 1950-60’lı yıllarda ilk ve ortaokullar cumartesi günleri de öğlene kadar yarım gün ders yapardı. Yine böyle bir cumartesi okul sonrası Çiçek Palas Oteli birinci katının salon balkonunda Almanca kitabı okuyorken Şahabettin amcam kamyonla otelin önüne gelerek korna çaldı ve beni yanına çağırdı. Koşarak yanına gittiğimde“Atla yeğenim şu buğdayı Suşehri’ne boşaltıp döneceğim, bana arkadaşlık et ” diyerek yanına aldı ve yola koyulduk. Sivas’tan çıkalı yaklaşık üç saat kadar olmuştu ve biz Şerefiye nahiyesine ancak gelebilmiştik. O nahiyenin tek lokantası önünde durduğumuzda Koyulhisarlı bir nakliyecinin de aynı marka, kırmızı beyaz, uzun şase kamyonu park halinde idi. Kaptan ve iki yolcusu yemeklerini bitirip kalkmak üzereydi. Onlar da Suşehri’ne buğday yükü götürüyordu. Şahabettin amcam birden onlara dönerek şoför ağabeye “Var mısın yarışa?” diye seslendi. Şoför de “Varım” dedi ve kamyona binerek yola koyuldu. Bizim ise alelacele o zamanın en güzel yemeklerinden pilav üstü tas kebap ve sofraların vazgeçilmez süsü kuru fasulyeyi yememizle kendimizi dışarı atmamız bir oldu. Keçeyurdu denilen rampada kamyonu yakaladık ve geçtik. Meşhur Karabayır’a geldiğimizde dağların zirvesinde idik. Şöyle o muhteşem zirveden aşağı baktığımda o yüce dağlar ne kadar da alçak görünüyordu. Tozlu, tehlikeli virajlarda gözü pek Şahabettin amcam bir yılan kıvraklığı ile kâh gaza basarak kâh fren yaparak yol almaya devam ediyordu. Toprak Mahsulleri Ofisi’ne buğdayı diğer kamyondan önce teslim edip, hem yarışı kazanmak hem de Sivas’a bir an önce dönmekti gayemiz. Amcam birden “Eyvah Adnan fren patladı!” demez mi? O arada virajlardan birine girmiştik, kamyonun arkası kurtarmadan önü başka bir viraja girdi. “Amca ne yapacağız?” dediğimde “Aşağı atla, tekerin altına taş at ve geri çekil!” talimatını vermesi ile kendimi yerde buldum! Koca bir taşı kapmamla arka tekerin önüne atıp kendimi de geriye fırlattığımda kamyonun o yükle benim attığım taşı çerez gibi ezip geçtiğini görebildim. Can havli ile attığım, bana göre çok büyük ancak kamyona ceviz gibi gelen başka bir taşı da patlatıp ezerek geçti. Üçüncü taşı tekerin önüne fırlattığımda taşı ikiye kabak gibi patlatıp sağa sola gacur gucur homurdanarak ikinci virajın önünde durduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Tozlu stabilize yola yüzün koyun iki seksen uzanıverdim. Amcam ise direksiyona kapaklanmış öylece kalmıştı. Amcam direksiyon başında, ben yol üstünde kaç dakika kaldığımızı hatırlamıyorum. Birden bire Bussing marka dev bir kamyonun vapur düdüğü gibi “vood vood! diye bağırarak, homurdana homurdana alttan yukarı tırmanışı ile kendimize geldik. Şoför bir taraftan eli ile işaret ederek “Çekilin, yolu boşaltın, durursam kalkamam!” diye feryat ediyordu. Biz hemen toparlandık. Amcam arabayı çalıştırdı, ben yine koca bir taş alıp kamyonun virajı boşaltmasını bekleyerek taşı tekrar tekerin altına attım. Bussing kaptanı el sallayıp teşekkür ederek yoluna devam etti ki, arkadan diğer kamyon bize yetişti. “Hayrola Şabo ne oldu ?” diye sordu. Frenimizin patladığını söyleyince “Hadi şimdi yetiş bakalım” deyip yoluna devam etti. Biz orada kalakaldık. Sonra bir çivi bulduk, fren merkezini körledik, yola koyulduk. Böylece Suşehri’ne vardık. Kazanın o zamanlar tek caddesinden devamlı korna çalarak son sürat TMO’ya doğru yol alıyorduk. Bütün millet yol kenarlarına kaçışıyor, dükkândaki esnaf ve müşteriler dışarılara fırlayıp bu çılgın şoförü merakla izliyorlardı. Küçük yüreğim heyecandan yerinden fırlayacak gibi idi. Zira kısa bir müddet önce ikimiz de ölümün eşiğinden dönmüştük! Amcamın umurunda bile değildi. TMO’ya geldiğimizde o kamyon, kapaklarını yeni açıyordu. Bizi görünce adam şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açıldı. Saat 17.00’yi gösteriyordu. Amcam“Tüh be sırayı kaçırdık!” diye hayıflanıyordu. Yükümüzü boşaltıp gece Sivas’a döndüğümüzde vakit gece yarısını bulmuştu!

Sivas garajlarından bahsederken onların isimsiz kahramanlarından birkaçını anmadan geçemeyeceğim: Man Tevfik (Man kamyonu ile Kümbet’ten havalı kornaya asılınca sesini Kepçeli’den duyardık.), Temur Ağabey, Deli Mesut (Çok dürüst, can arkadaşımdı.),  Hacı Necdet ( Skoda otobüsün direksiyonunda görürdük.), Selahattin Yolalan (Kamyon kullanırken bile kola takardı.), Şahabettin Yolalan (Çılgın, gözü kara bir şofördü.), Bulgar Mehmet (Ağzından sigara düşmeyen iyi bir şofördü); ayrıca Zara’nın değerli şoförlerinden Sadık Emmi (Zara’nın en eski şoförü olduğu söylenir.), Pire Kadir, Alman Mehmet, Kör Bekir, Rahmi Kaynar… Kalanlara sağlıklı uzun ömür, aramızdan ayrılanlara Allah’tan rahmet diliyorum.

Hayat Ağacı dergisi 26. Sayı, 2014

PAYLAŞ