Türkülerden Bir Vatan ve Muzaffer Sarısözen

0

TÜRKÜLERDEN BİR VATAN VE

MUZAFFER SARISÖZEN

Halûk Çağdaş

Dergimizin bu sayısında; hemşehrisi olmaktan bütün Sivaslıların gurur duyduğu Türk Halk Bilimi (Folklor)Târihimizin büyük ismi ve Halk Mûsikîmizin kurucusu sayılan rahmetli Muzaffer Sarısözen’e bir dosya açılması, kadirbilirliğin bir gereği olarak algılansa da, ihmâl denilebilecek gecikmişliğimizi de açıkça îtiraf etmek gerekir. Kuşkusuz; hakkında en çok araştırma yapılan şahsiyetlerin başında gelir Sarısözen. Lisansüstü çalışmaların ve sayısız anma törenlerinin bu bağlamda önemini de özellikle belirtmek gerekir. Ne var ki, tanık olduğumuz faaliyetlerin ve Sarısözen’e dâir eserlerin birçoğunun gerekli ciddiyet ve hele mükemmeliyetten –maalesef- çok uzak olduğunu söylemek akademik sorumluluğun kaçınılmaz bir gereğidir. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da gelişigüzel yazılar yazmak ve Sarısözen’in Halk Bilimi ve Mûsikîsi için taşıdığı önemi hakkıyla ortaya koymadan, alışılagelmiş biyografik bilgiler, gereksiz övgüler ve mebzûl miktarda nota ilâvesiyle çalışmayı tamamlamak işi ucuza kapatmanın örneği değilse nedir?

Açıkça belirtmek gerekirse, bugün Sarısözen hakkında gerek özel hayâtına gerek çalışmalarına ve gerekse şahsiyetine ilişkin hemen bütün bilgi ve belgeler toplanmış durumdadır. Bu konuda eşi Sayın Neriman Altındağ Tüfekçi’nin ve biricik oğlu, arkadaşımız Memil Sarısözen’in yardım ve cömertliğini özellikle belirtmek isterim. Sorun, mevcut malzemenin en iyi şekilde kullanılması ve akademik bir yaklaşımla değerlendirilmesidir. Bu yazımız elbette bir “dergi” için hazırlanmıştır ve o boyutta bir derûniliğe sâhiptir. Ancak nihâi hedefimizin, inandığımız ilkeler doğrultusunda gerçekleşmesinin, birikimimizi bir gün kitap şeklinde neşre muvaffak olduğumuz gün mümkün olabileceğini de belirtmek gerekir.

9–11 Mayıs 1991 târihlerinde Cumhuriyet Üniversitesi’nde gerçekleştirdiğimiz ve esâsen ayrı bir yazı konusu teşkil edebilecek olan “Muzaffer Sarısözen’i Anma Günleri”nde yapılan paneldeki konuşmamda da açıkladığım gibi; Sarısözen’i iki ayrı süreç veya zaman diliminde değerlendirmek gerekir. İlki, doğumundan Ankara’ya gidişine kadar geçen süreci kapsayan “Sivas günleri” ve bu târihten ölümüne kadar geçirmiş olduğu ve Halk Mûsikîmize yalnız derleyici değil; arşivist, hoca, koro yöneticisi ve araştırmacı olarak da hizmet verdiği “Ankara günleri”. Bu iki evreyi, hayâtından kesitler de vererek ama asıl Halk Kültürümüz ve Mûsikîmiz açısından taşıdığı önemi, yine bir dergi hacmini aşmamak kaydıyla açıklamaya gayret edeceğim.

SİVAS’TA ŞEYH OĞLU BİR MÛSİKÎ MUALLİMİ..

Resmî söylemle “Sarıhatipzâdeler”, dedelerinin uzun saçlı birer şeyh olmasından dolayı da halk arasında “Saçlılar” diye bilinen Sarısözen Âilesi; Sivas’ın Câmi-i Kebir (Ulu Câmi / Ulu Anak) Mahallesi’nden ve aynı Câmi mütevellisinden olup, pek çok âlim ve fâzıl kişi yetiştirmiş olmalarıyla tanınır. Abdülkâdir Sarısözen’in Mahmut Goloğlu’na söylediğine göre, “büyükleri Horasan’dan gelmiş olan”, Vehbi Cem Aşkun’a göre de “bir kolu Köprülüler’e kadar uzanan” bu köklü Âilenin bir ferdi olarak 1899 yılında doğmuştur Sarısözen. Yâni türkülerimize bile girmiş olan şu “315” lilerdendir. Bu kuşak, savaşa giden ve yirminci yüzyılın önemli siyasal olaylarını yaşamış olan bir kuşaktır. O da emsâlleri gibi; Çanakkale’ye gitmiş, Mütâreke Dönemi’ni görmüş ve Millî Mücâdele’nin içinden geçerek yeni bir devletin kuruluşuna tanık olmuştur. Babası, müderris ve şâir Şeyh Hüseyin Hüsnü Efendi (1843 – 1917), annesi Zeli (Zeliha) Hâtun’dur. Meşhûr Vâli Reşid Âkif Paşa’ya yakınlığı şâirliğinden gelen ve Nakşibendî Tarîkatına mensup olan Babasının elimizde bulunan tasavvufî şiirleri, Dîvan tarzı bakımından tam bir mükemmeliyet göstermektedir. Bu babda, aynı Âileye mensup olup XVII. yy. da yaşamış olan Müderris Ahmet Hamdi Efendi ile oğlu “1692 – 1764” yılları arasında yaşamış olan Müderris ve Müftü Nûman Sâbit Efendi’yi de önemle zikredebiliriz. Ahmet Hamdi matbû dîvan sâhibi olup, Nûman Sâbit’in dahi yazma dîvanı vardır. Şu bir kıt’ası bile tabiat-ı şâirânesini isbâta kâfidir:

               “Iyd’dir sulh olalım tîg-i nigâhınla dedim

                Dedi ey dil sen de sağ olana her gün bayram

                Sulh edüp âşıkla mâşuku öpüştürdüler

                Bûselik’dir çalınan meclîs-i ülfette makâm” .

Sanata ve kültüre yatkın bu âile geleneği, Şeyh Hüseyin Efendi’nin beş erkek evlâdından (Mehmet Rüştü 1298 / 1882 – 1951, Hâfız Sırrı 1299 / 1883 – 1961, Mehmet Fehmi 1303 / 1887 – 1941, Abdülkâdir 1312 / 1896 – 1973 ve Muzaffereddin Mahzar 1315 / 1899 – 1963) özellikle Sırrı ve Abdülkâdir Beyler’e de geçmiş; Sırrı Hâfız bir çok ünlü halk ezgisinin kaynak sanatçısı olarak tanınırken, eski Vâli ve Baro Reislerinden Abdülkâdir Bey de folklor incelemeleri ve mûsikî konusundaki yazılarıyla tanınmıştır. Âilenin ikinci derece yakınları arasında da şiir ve müzikle uğraşanlar vardır. Halil Bediî Yönetken, Kemâl Sarısözen’in Sivas’ın en iyi bağlama çalanlarından biri olduğunu ve sazı üzerinde, “Müptelâ-yı dert olalı bir tabib buldun mu sen / Dâimâ ağlar gezersin binde bir güldün mü sen” dizelerinin yazılı bulunduğunu belirtir.

İşte Muzaffer Sarısözen’in böyle bir kültür ortamında yetişmiş olmasını, şahsiyetinin oluşumunda en etkili âmil olarak kabûl edebiliriz. Zîrâ; pek düzgün ve sürekli bir tahsil yapamamış ve 28 Ağustos 1326 (1910) târihinde kayıt olduğu Sivas Sultânîsi’ni henüz 8. sınıfındayken 25 Teşrîn-i Sânî 1331 (1915) târihinde terk etmiştir. Ancak bu konuda birkaç ünlü şahsiyetin, üzerindeki tesîrini anmadan geçmek de O’nun Sivas günlerine âit hayâtının eksik şekilde ifâdesine sebep olur. Bu zâtlardan birisi, zamânın Dâr-ül Elhân  Müdürü Yusuf Ziyâ Bey (Demircioğlu, 1897 – 1976)’dir. Cûmhuriyet’in ilânından sonra Avrupa’daki konservatuarlar gibi çağdaş bir eğitimi amaçlayan ve öğretimde olduğu kadar sanat olaylarında da verimli olan Dâr-ül Elhân, geniş çapta derleme çalışmaları (beş ayrı gezi) düzenlemiştir. 31. 7. 1926 ilâ 20. 9. 1926 târihleri arasında düzenlenen ilk folklor araştırmaları gezisine Râuf Yektâ, Ekrem Besim ve Dürrü Turan Beyler’le birlikte ekip başkanı olarak katılan Yusuf Ziyâ Bey altı ili (Adana, Antep, Kayseri, Niğde, Sivas ve Urfa) kapsayan derleme çalışmaları için Sivas’a geldiğinde, Vâli Hilmi Bey’e ricâda bulunarak o esnâda yapılan çalışmalar vesîlesiyle müzik kâbiliyetini keşfettiği Sarısözen’in Dâr-ül Elhân’da kompozisyon, şan ve keman çalışmalarından oluşan müzik eğitimi yapmasını sağlar. (Bu eğitim sonunda aldığı ehliyetnâmenin numarası “144”, târihi ise “1929”dur). Muallim muavinliği ile başlayan meslekî formasyonunun zamanla ulusal boyut kazanmasının belki de en önemli sebebi, işte bu tahsil ve terbiyedir.

Üzerinde tesîri inkâr edilemeyen ve ölümüne kadar sâdık ve kadîm dostu olan diğer bir şahsiyet ise; kendisinden “…folklor sahâsında çok büyük istifâdeler edindiğim Üstâd…” diye bahsettiği şâir Ahmet Kutsî Tecer’dir. Sorbonne mezunu olarak döneminin en ünlü liselerinden biri kabûl edilen Sivas Lisesi’ne 1930 yılında edebiyat öğretmeni olarak atanan ve iki yıl sonra da Maarif Emîni (Millî Eğitim Müdürü) olup 1934 yılı sonuna kadar Sivas’ta kalan Tecer, O’nun hem çalışmalarına destek olmuş, hem de Ankara’ya tâyininde etkin bir rol oynamıştır. Yâni bir anlamda O’nun ülke çapında bir değer olmasına zemin hazırlamıştır. Ölümü üzerine yazdığı bir yazıda bu kadîm dostunu, “yıllardır bir ideal için kendini cömertçe harcayan adam…” diye niteleyen ve Sivas’ın kültür târihinde en önemli köşe taşlarından biri olan rahmetli Tecer, o günlere âit olarak şu tesbitlerde bulunuyor:

“ Sene 1930, Eylûl. Yeni atanan bir öğretmen olarak Sivas Lisesi’nde meslek arkadaşlarımla tanışıyorum. O sıcak, o dost bakışların sâhibi de oradaydı. Beni daha önceden tanıyormuş. Gün geçtikçe aramızdaki samîmilik de artıyordu. Zekâsı, yüksek duygularla çalkanan rûhu (ve) temiz kalbiyle herkesin sevgisini toplamıştı… Sivas, demiryoluna kavuşmuştu fakat Sivas henüz eski Sivas, Âşık Meslekî’nin dediği gibi; her gün kapılarından beş yüz kağnı giren koca Sivas’tı. Evet, o târihe kadar kendi gelenekleri içine kapanmış bir şehirdi Sivas ama coğrafyanın ve târihin ona kazandırdığı bir takım özellikler vardı ki, insan hayâtı üzerinde bunların derin etkileri görülüyordu. Hinterlandı ile birlikte Sivas, antik çağlardan beri çok eski kültürlerin karşılaştığı, Kapadokya’nın bir parçası, Medyalılardan Safevî İran’a kadar Doğu’nun dalgalarına karşı koyan bir iç kale idi. Sivas’ta ben kendimi zengin bir halk kültürü içinde buldum. Muzaffer Sarısözen benim en yakın iş arkadaşımdı. Yaratılıştan gelen kâbiliyetleri dışında çevreden aldığı kuvvetli bir halk kültürüne de sâhipti. Berâber çalıştığımız dört yıl zarfında O’nu, Hikmet Işık (ve) Kâmil Kitapçı gibi dostlarımla birlikte, o bölgenin yetiştirdiği seçkin aydınlardan biri olarak tanımıştım…”.

Tecer ile dostluğu ve mesâî arkadaşlığı, en büyük semeresini 5 Kasım 1931 târihinde başlatılıp bir hafta devâm eden “Sivas Halk Şâirleri Bayramı” ile vermiştir. Daha önceden kurulmuş olan “Halk Şâirlerini Koruma Derneği” tarafından organize edilen bu şenliğe; Âşık Süleyman, Sûzânî, Revânî, Tâlibî ve Âşık Veysel ile birlikte sonradan ünlenen ozanların da dâhil olduğu yaklaşık on beş kişilik bir grup katılmış ve Ulvi Cemâl Erkin ve Cezmi Bey’ler tarafından askerî mahfilde halka ilk kez çok sesli bir dinleti sunulmuştur. Yine Tecer’in notlarına bir göz atalım: “…1931 yılında ‘Halk Şâirlerini Koruma Derneği’ni kurma ve ‘Halk Şâirleri Bayramı’ düzenleme kararı verdiğim zaman, elini bana ilk uzatan Muzaffer Sarısözen oldu. Oyun ekipleri hazırlandı. En iyi davul – zurna takımları getirtildi. Halk şâirleri Dernekçe ağırlandılar. Meydanlarda gösteriler, kapalı yerlerde şiir toplantıları yapıldı. Şehir şenlik içinde çalkalandı…”. Halk ozanlarını bir araya getirme ve halka tanıtma amacıyla yapılan bu faaliyet, Sarısözen’in Halk Müziği’ne yönelişinin başlangıcı olarak kabûl edilir.

Nihâyet; Sarısözen’in Sivas’taki hayâtında etkili olmuş diğer bir zât ise, başta Muallim Mektebi olmak üzere Sivas’ın muhtelif okullarında uzun yıllar mûsikî hocalığı yapmış olan Hüseyin Kaya’dır. Kendisiyle olan yakın dostluğu ve meslektaşlığı, birlikte bir müzik okulu açmalarını da sağlamıştır. 1930’lu yıllarda Sivas’ta tamâmen Batı Müziği eğitimini amaçlayan ve “İlk Mûsikî Mektebi” adını taşıyan bu Okul’un kuruluşu, o yıllarda yayınlanmış olan bir kitapta şöyle açıklanıyor:  “Garb Mûsikîsinin önemi(nin) henüz lâyıkıyla anlaşılamadığı bir zamanda Anadolu’nun tam göbeğinde böyle bir Kurum(un) canlanmış olması, ilim ileri gidişi (ilerleyişi) bakımından müteşebbislerini takdirle kaydettirecek bir hâdise teşkil ediyor..”. Yine aynı Eserde eğitimin amacı;  “…İl’de Batı Müziği kıvancını yaymak” biçiminde belirtiliyor ise de, bu özel Okul’un uzun süre eğitim hayâtını sürdürmesi, ekonomik sıkıntılar yüzünden-maalesef- mümkün olamamıştır. Bununla birlikte, yirmisi kız ve otuzu erkek olmak üzere elli öğrencisiyle ilk konserini 1930 yılı Cumhûriyet Bayramı’nda askerî mahfilde vermiş ve koro heyetinin söylediği dört sesli şarkılar ve solo, düo, trio şeklinde çalınan parçalar dinleyenler üzerinde büyük tesir bırakmıştır. Şüphesiz ki, bu kuruluş hem ilimizde şahsî girişimle “okul” hâlinde açılmış bir “kurum” olması ve hem de büyüklerden oluşan “karma” (muhtelit) bir özelliğe sâhip bulunması bakımından ilimizin sosyal gidişâtı ve hayat tarzı açısından çok büyük bir önem taşımakta idi. Bugünün değerlendirmelerine göre önemi belki tam mânâsıyla kavranamayacak veya algılanamayacak ancak o günün şartlarında ele alındığında da önemi yadsınamayacak olan ilerici ve inkılâpçı bir kültür girişimidir bu..

ANKARA’DA BİR MÛSİKÎ KARASEVDÂLISI..

Sivas’ta çıkmakta olan “Kızılırmak” gazetesinin 26 Eylûl 1938 târihli nüshâsında şöyle bir haber yayınlanmış:  “…Lise Mûsikî Öğretmeni M. Sözen, Ankara Mûsikî Ö. Okulu (Mûsikî Muallim Mektebi) Şan Öğretmenliği’ne…. atanmış(lar)dır…”.

Sivas Lisesi sicil defterinin “Mûsikî muallimleri” hânesinde, şehâdetnâme derecesi “8. sınıftan mezûn” ve sicil numarası da “1418” olarak belirtilmiş olan “Şeyh Hüseyin oğlu Muzaffer Sözen” böylelikle; ilkin Sivas Sanâyi Mektebi’nde 18 Teşrîn-i Sânî 1334 târihinde başladığı ve 15 Teşrîn-i Sânî 1338 ilâ 30 Nisan 1339 târihleri arasında Sivas Muallim Mektebi’nde, 1 Mayıs 1339’dan 1 Teşrîn-i Evvel 1339 târihine kadar da Sivas Lisesi’nde (1 Teşrîn-i Sânî 1339’a kadar 400 Kuruş, 1 Mart 1340’a kadar 1000 Kuruş, Konservatuar’a gittiği 31 Ağustos 1927’ye kadar 1200 Kuruş ve dönüşünden sonra 1700 Kuruş maaşla) yürüttüğü mûsikî muallimliği günlerini hâtırâlarıyla birlikte geride bırakarak, artık yeni bir görevin âdetâ yeni bir hayâtın kapısını aralamıştır. Aslında fiilen yürüteceği görev, Ankara Devlet Konsetvatuarı’nda (Mûsikî Muallim Mektebi) Folklor Arşivi Şefliği ve yanı sıra Kompozisyon Bölümünde Halk Mûsikîsi Târihi ve Oyunları Öğretmenliğidir. O târihe kadar yürüttüğü görevi boyunca sergilediği sevecen, nüktedan ve her fırsatta öğrencilerinden yana olan babacan öğretmen kimliğini artık burada sürdürecektir.

Ankara günlerine geçmeden önce, bu konudaki araştırmalarda sık sık bilgi ve zaman hatâsı yapılan bir husûsa da açıklık getirmek gerekir. Sarısözen, konservatuardaki müzik eğitimine Sivas Lisesi’ndeki müzik öğretmenliği esnâsında başlamıştır. Yâni bu eğitim neticesinde müzik öğretmenliğine tâyin edilmiş değildir. 31 Ağustos 1927 târihinde bu sebeple ve geçici olarak Lise’deki görevinden ayrılmış ve iki yıl sonra “…müfredat programına nazaran orta devreyi ikmâl ve emsâli arasında temâyüz…” etmekle tekrar aynı görevine dönmüştür. Konservatuar Müdürlüğü’nün;  “Sivas Vilâyeti Meclis-i Umûmîsi’nin kararı ve Maarif Vekâlet-i Celîlesi’nin emri ile, meslekî tetebbuatta bulunmak üzere, Müessese’ye îzâm edilmiş olan Sivas Lisesi Mûsikî Muallimi Muzaffer Bey’in iki sene bil-umum amelî ve nazarî tedrisâta bilâ-fâsıla devam ve bu müddet zarfında stajını muvaffakiyetle ikmâl ettiği tasdik olunur”  şeklindeki yazıları, konuyu yeterince aydınlatmaktadır.

Sarısözen’in Ankara’ya geldiği yıllar, Cumhûriyet’in yeni kültür politikasının etkili biçimde yürütüldüğü ve inkılâpçı hamlelerin bilinçle sürdürüldüğü bir dönemdir. Cumhûriyet’in genç ideologları, kültürümüzün gelişmesi ve ulusal değerlerimizin ortaya çıkarılması için âdetâ bir kutsal mücâdele seferberliği içindedirler. Bu çaba, siyâsetçilere de yeni bakış açıları kazandırmakta ve Halkevleri’nin açılması, folklor derleme gezileri düzenlenmesi, Köy Enstitüleri’nin kurulması ve tercüme çalışmalarına başlanılması gibi birçok projenin hayâta geçirilmesine zemin hazırlamaktadır. İşte Sarısözen, bu kültür atmosferi içinde Rûşen Ferit Kam, Veli Kanık, Mesûd Cemil Bey, Refik Ahmet Sevengil ve Vedat Nedim Tör gibi kültür adamlarıyla tanışır ve birlikte olur. Halil Bediî Yönetken, Nurullah Taşkıran ve Saadet İkesus gibi mûsikî hocalarıyla dostluk ve ilişkiler kurar. Aslında “Muzaffer Sarısözen” ismi kültür dünyâsına pek de yabancı değildir. Daha Sivas’ta iken doğmuş olan bu âşinâlığın nedenlerine de kısaca değinmek gerekir. Kabûl edildiği gibi, “Anadolu Folklor Gezileri”nin O’nun hayâtında hem meslekî yönden hem de şahsî olarak büyük önemi vardır. Ki bu gezilerin başlangıcı yine Sivas günlerine rastlar. Aslında ilk derleme gezileri yukarıda da değinildiği gibi, daha önce kısmî bir şekilde ve Dâr-ül Elhan tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak ulusal nitelikte ve devlet desteğinde yapılan ve yeri geldiğinde bâzı detayları da verilecek olan asıl derleme gezileri yâni “memleket halk ezgilerinin resmî olarak tespiti”, 17 Ağustos 1937 târihinde dönemin Maarif Vekili Saffet Arıkan’ın emriyle başlatılmıştır. Bu çalışmaların ilk durağı Sivas ve Derleme Heyeti’nin ilk aradığı kişi de, Millî Eğitim Bakanlığı’nda Güzel Sanatlar Şûbe Müdürü olan Ahmet Kutsî Tecer’in tavsiye ettiği Muzaffer Sarısözen’dir.

Almanya’dan özel olarak getirtilmiş olan ve hem elektrikle hem de akümülâtörle çalışan “Saja” markalı modern ses kayıt cihazlarıyla birlikte Hasan Ferit Alnar Başkanlığında Sivas’a gelen Heyet’te; Ulvi Cemâl Erkin, Necil Kâzım Akses, Halil Bediî Yönetken ve teknisyen olarak da fizik asistanı Ârif Etikan bulunmaktadır. Önce Çelebiler köyüne gidilir ve çalışmalara başlanır. Sarısözen’i “heyetimizin mütehassısı” diye niteleyen Halil Bediî Bey, o günlere âit gözlemlerini şöylece kaydetmiştir:

“Biz o târihte Sivas’ta Âşık Veysel, Hasbeyli Âşık Muhiddin, Âşık Hasan (ve) İbrâhim’den çeşitli ezgiler, Sümmânî, Ruhsatî, Emrah (ve) Sıdkı’dan çeşitli deyişler, koşmalar, Afşar ağzı (ve) Alevî ezgileri kaydettik… Bir çok halk sanatçısından dîvânlar, mânîler, ekin biçerken söylenen çifte havası, oyun havaları, kaval, davul – zurna ve bağlama ezgileri, ‘balabala melekler’, ‘kırmızı gül’, ‘kapıyı araladım’, ‘ala geyik’, ‘bağa girdim’, ‘lili yar’, ‘sin sin havası’, ‘müdür türküsü’, ‘Vîrâne’den dîvan’, ‘alçacık duvar üstü’, ‘sulu sokak’, ‘nağme gelin’, ‘keklik’, ‘değme bana yârelerim sızılar’, ‘bico’, ‘Zeynep’, ‘Kızılırmak’ (ve) daha birçok parçalar kaydettik…Sivas halaylarını (da) 1937 yılı 23 Ağustos’unda Halkevi bahçesinde seyrettik. Bu ekipte o zaman; Sivas’ın meşhûr Zomzom’u (Pehlivan Dayı lâkabıyla anılan Ahmet Turan) ve Kahraman gibi oyuncular vardı. Zurnayı Hacı Avlar çalmıştı. Biz ilk görüşte bu nefis Türk oyunlarına hayran oluştuk. Oyunların zarif ve mert ifâdesi bizi âdetâ büyülemişti…”.

“588” adet özgün halk ezgisinin derlendiği ve aynı yıl Malatya, Elazığ, Kemâliye, Erzincan, Erzurum, Gümüşhâne, Rize ve Trabzon’da da sürdürülen bu ilk derleme çalışmalarında Sarısözen’in “mihver” kişiliğine dikkat çeken Halil Bediî Bey; O’nun Sivaslı oluşunun ve Sivas’ı iyi tanımasının büyük faydalar sağlamış olduğuna işâretle, müzik ve oyun folklorunu, âşık edebiyâtını ve yerli lehçeyi bilmesiyle söylenenleri çok iyi anladığını ve saz çaldığı için de bunları kolayca kaydettiğini belirtmektedir.

Sarısözen’in; derleme gezileri ile İstanbul ve İzmir “Yurttan Sesler” Korolarının kurulması için bu şehirlerde kaldığı süreler ve memleketi Sivas’a yaptığı kısa ziyâretler dışında vefâtına kadar sürekli olarak Ankara’da bulunduğu yılları, O’nun hem şahsî hem de meslekî hayâtını şekillendiren ve bir anlamda mükemmelleştiren çeşitli faaliyetlerle geçmiştir. Çeyrek yüzyıllık bu dönemin muhasebesine yine açtığımız bahsi yâni derleme gezilerini tamamlayarak devam edelim..

ZİGANALAR’DA – 30, CİZRE’DE +50..

İlk resmî derleme gezisinden, Sarısözen’in Sivas yıllarına rastlaması nedeniyle yukarıda bahsettik. Bu geziler,1937 yılından başlayıp 1953 yılına kadar devam eden  -deyim yerindeyse- bir uzun serüvenin hikâyesidir. Bu serüvenin ayrıntılarını gerek “ hâtırat” ve gerekse “ ilmî” yönden en iyi açıklayanların başında , her ikisi de çalışmalara bilfiil katılmış olan Halil Bediî Yönetken ile Rıza Yetişen gelir. Halil Bediî Bey’in notlarına yukarıda kısmen değinmiştik. O’nun tespitlerine tekrar dönmek üzere, şimdi Rıza Yetişen’in “ Folklor Postası” nda bir dizi hâlinde yayınlamış olduğu notlarına  -gerekli düzeltmeleri de yapmak şartıyla- kısaca bir göz atalım:

“ Gezi müddetini, bölgesini ve ekibe katılacak olanları önceden tespit ve tebliğ eden Bakanlık, bölgenin millî eğitim müdürlüklerini de durumdan haberdâr ederek, gereken tedbirlerin alınmasını bildirir ve basılı fişler göndererek her bölgenin millî kıyâfet ve gelenekleriyle tanınmış halk oyuncu ve çalgıcıları hakkında geniş bilgiler temîn ederdi. Bir merkeze gelinir gelinmez önce devlet erkânı ziyâret edilir, program yapılır ve hemen çalışmaya başlanırdı. Çalışma yeri, folklorcu karakterinin sokulganlığı sâyesinde düğün veya bayram yeri hâline gelirdi. Gezilerin en güç tarafı yolculuk şartları idi. Hassas makineleri sarsmadan taşımak, sırasında at, araba, kağnıya binmek, bâzen bunları dahi temîn edememek müşkülâtı arttırırdı. İlk gezide yalnız Sivas’a âit olmak üzere ; sesten “28”, çalgıdan “15” ve refâkatli olarak da “33” parça derlenerek plağa alınmıştır ..”.

Şimdi tekrar Halil Bediî Bey’in Sarısözen’in derleme gezilerindeki çalışmalarına ilişkin gözlemlerine dönelim: “…Azamî nezâket ve mahviyet gösteriyor … yapılması gereken her şeyi en iyi bir şekilde yapıyordu . Halkla konuşmasını (ve) halkı konuşturmasını biliyordu.

Halk kendisini hiç yadırgamıyordu… Fizîkî yönden çok zayıf görünen bir bünyesi vardı, buna rağmen buz gibi Ziganalar’ı geçerken titrediğimiz hâlde O, soğuğa karşı umulmaz bir mukâvemet gösteriyordu. Son gezilerimizden birinde Mardin’in Cizre ilçesinde ısı “50” derecede çalışmıştık.Biz Dicle’de serinlerken O, cehennemî sıcakta tam randımanla çalışmasına devâm etmişti. Kuvvetli bir hâfızaya mâlikti. Neyi ne zaman ve nerede kaydettiğimizi binlerce ezgi içinde hatırlar ve aynı şeyleri tekrar etmemizi önlerdi… 1942’den itibâren yalnız O, ben ve teknisyen arkadaşımız Ali Rıza Yetişen’den mürekkep  üç kişilik bir heyetle geri kalan bütün Anadolu illerini derledik. İlmî yönden ekibin mihveri O idi… Eşsiz bir tahammülle çalışmasını yapar, gerekli notları alır, onları fişlerin mülâhazat hânelerine kaydeder , bazen ezgilerin notalarını da fişin bir kenarına yazıverirdi. Günde “12” saat durmadan çalıştığı olurdu…Gezilerimizde gün geldi ki biz , memlekette en popüler insanın Sarısözen olduğuna inandık…”.

Çankırı “Sohbet”inden Alevî “Cem”ine, Konya “Oturak Âlemi”nden Ankara “Cümbüş”üne, Urfa “Sıra Gecesi”nden Kırşehir “Muhabbet”ine varıncaya kadar Ülkenin hemen her bölgesini kapsayan bu gezilerde; yaklaşık on bin civârında halk ezgisi derlenmiş ,on kadar da halk çalgısı gün ışığına çıkarılmıştır. Mum ve taş plâklara, tele, banda kaydedilen bu ezgilerin yarısı maalesef kullanılamaz duruma gelmiştir. Bunlardan bin kadarını da Rahmetli,sağlığında Yurttan Sesler Korosu için düzenlemiş ve notaya almıştır . Bugün “klâsik” diye niteleyebileceğimiz türküleri bu parçalar oluşturmaktadır. Bunun dışında pek çok ezgi de zaman içinde düzenlenerek repertuarımıza kazandırılmıştır. Bu çalışmalar esnâsında bölgecilikten kaçınmış, yurdun her yanını aynı ehemmiyet derecesinde görmüş, kesin olarak kaynağına inemediği türküleri belirli bir yöreye mâl etmemiş ve meselâ fişlere “Sivas-Tokat Yöresi” ibâresini koymuştur. Yine derleme fişlerine , “şu konuyla bağlantılı olarak değerlendirilecek” veya “… buna benzer şu yörede de bir türkü derlemiştik” gibi küçük notlar koymuş ve gerektiğinde ezgilerin sözleri hakkında da açıklamalar yapmıştır. Konservatuar Folklor Arşivi’nde muhafaza edilen derleme fişlerinin pek çoğunda Sarısözen’in el yazısı ile notalar, bağlama düzenleri, halk çalgılarının biçimleri ve Halk Müziğimizin yerel özellikleriyle otantik yapısı hakkında çok değerli bilgiler bulunmaktadır. Bununla birlikte, Ankara Devlet Konservatuarı Folklor Arşivi’nin Sarısözen’in ölümünden sonra perişan olduğu ve plâk muhâfazasına uygun olmayan bölümlerde bulundurulan özellikle mum plâkların çoğunun kullanılamaz hâle geldiği müşâhade edilmiştir.1971’den sonra Millî Folklor Araştırma Dâiresi ,1975 yılında da Ankara Radyosu, plâkların bir bölümünü banda kaydederek koruma altına almıştır. Son tahlilde tespiti gereken husus şudur ki; bin bir meşakkat içinde yıllarca süren bir emeğin mahsûlü, maalesef gereğince korunamamış ve bir hâzineden kısmen istifâde mümkün olabilmiştir.

GEÇİYORUZ ESKİŞEHİR TARAFLARINA…

“..Şimdi Mehmet Ali Kocaman’dan aldığımız bir zeybek havasını hep birlikte okuyoruz …” :

“Kalkı da vermiş martinimin galeyi…”.

Bu ürkek ve mahcup yöre şivesinin , aynı zamanda kurucu hocası da olduğu Yurttan Sesler Korosu’nun efsânevî şefi Muzaffer Sarısözen’e âit olduğunu bugün ancak yaşı altmışa gelenler hatırlayabilirler. Ne var ki; ülke çapında kazandığı haklı şöhretin O’nun bütün varlığını, gücünü ve zamânını verdiği derleme ve arşiv çalışmalarından ziyâde bu Topluluk sâyesinde olduğunu bilemezler. Yurttan Sesler Topluluğu’nun oluşumunun da ilginç bir hikâyesi vardır. Klâsik Mûsikîmizin Doğu kaynaklı ve tek sesli olduğu yolunda olumsuz bir hava estirildiği ve bu cereyânın neredeyse resmî söylem hâline dönüştürüldüğü yıllarda, Halk Mûsikîsi için de aynı olumsuz tavır, maalesef taraftar bulmaktaydı. “Medeniyet dağıtan Radyoda dağdaki çobanın kavalını mı dinleyeceğiz ?..” türünden kampanyalarla millî değerlerimize sâhip çıkmanın gericilik şeklinde algılandığı bir ortamda açılmıştı Ankara Radyosu, yıl 1938. Halkevleri dışında o târihe kadar yayın hayâtında mevcut olmayan ve Sarı Recep, Aziz Şenses, Bayram Aracı gibi ustaların şahsında “Bağlama eşliğinde türkü okumak” şeklinde bilinen Halk Müziği çalışmalarının ciddîye alınması ; Muzaffer İlkar, Mefhâret Yıldırım, Sâdi Hoşses, Mustafa Çağlar, Perihan Sözeri gibi klâsik icrâcıların bu işi üstlenmesi  sâyesinde mümkün olabilmiştir. Halk Müziği cephesinde ise o zaman; Neriman Altındağ, Muzaffer Akgün, Nûrettin Çamlıdağ, Ali Can, Turhan Karabulut, saz olarak da; Ahmet Yamacı, Osman Özdenkçi, Ahmet Gâzi Ayhan gibi yetişmekte olan gençler vardır.

1940 yılında her iki gruptan oluşturulan bu topluluğa “Yurttan Sesler” ismini veren Radyo Müdürü Vedat Nedim Tör, yöneten de Mesûd Cemil Bey’dir. Sarısözen ise repertuar hocalığı yapmakta bir yandan da nota, solfej, üslûp dersleri vermektedir. Ancak bir süre sonra iki grup arasında icrâ tarzı bakımından ortaya çıkan sorunlar, Vedat Nedim Bey’in “Klâsik Türk Mûsikîsi yanında bir sığıntı gibi duran Halk Mûsikîsini de en az onun hizâsına sistemli bir şekilde getirmeyi…” hedefleyen düşüncelerinin hayâta geçirilmesine yol açmıştır. Şahsiyeti ve çalışmaları hakkında yeterince bilgi sâhibi olan Mesûd Cemil Bey’in Sarısözen’i bu iş için Vedat Nedim Bey’e tavsiye etmesiyle de süreç başlamıştır. Mesûd Cemil Bey’in “Halk Mûsikîsini sevgi dışında iyice bilenimiz yok içimizde..” şeklindeki samîmî îtirâfı ve Vedat Nedim Bey’in ısrarları karşısında görev kabûl edilmiş ve Sarısözen; arşivci, folklorcu ve derleyici kimliğine “…bölgelerde doğup kalan, oradan da arşive kapatılan Halk Mûsikîsi materyâlini, yurdun bütünlüğünde birleştirici kılan yayıncı insan…” misyonunu da böylece eklemiş oluyordu.

Sarısözen’i;  “Halk türkülerimizin kara sevdâlı bilgini” diye niteleyen Vedat Nedim Tör, bu târihî dönüşümü O’nun yorulmak bilmez, heyecanlı, sevgi dolu çabalarına borçlu olduğumuzu ifâde eder ve bir radyo konuşmasında şu tespiti yapar:

“Türk Halk Müziği, Kültür Hayâtımızda özgür bir varlık olarak yerleşmiş, radyo programlarının esaslı bir demirbaşı olmuş ve bu sâyede devamlılığı sağlanmış ise, bunun en büyük şeref payı Muzaffer Sarısözen’indir…”.

Yönetimine geçtiği bu hareketin (Yurttan Sesler’in oluşumu),  “Bir Türkü Öğreniyoruz” adlı programda Şarkışlalı Mehmet’ten derlediği küçücük bir Sivas Türküsü ile başladığını hatırlayanlar var mı acaba?..

“Bico nerden geliyon / Harmanlıktan aşağı…”.

O zamâna kadar radyolarımızda programlı halk müziği yayını yoktur. Halkımızın öz sesi olan türkülerimizin tek millî yayın aracı olan Radyo’ya intikâli, Sarısözen’in korka korka başlattığı Yurttan Sesler Korosu ile sağlanmış, bağlamaların toplu şekilde ve halk ezgilerinin de usûllerine uygun ve koral icrâ tarzı ile sunumuna başlanmış, böylelikle Halk Müziğimizin özellikle de türkülerimizin tanınması, sevilmesi, yayılması ve geniş halk kitlelerine ulaştırılması mümkün olabilmiştir. Başta Âşık Veysel olmak üzere birçok mahallî sanatçı da bu programlar dâhilinde mikrofona çıkma fırsatını bulabilmiştir. Sarısözen Yurttan Sesler Korosu’nu “Yurdun Sesi” adıyla 1953 yılında Mustafa Hoşsu yönetiminde İzmir’de, 1954 yılında da Ahmet Yamacı yönetiminde İstanbul’da oluşturarak ve bir süre başlarında bulunup hocalığını da yaparak daha geniş dinleme imkânlarına kavuşturur. Kendisiyle olan yakınlığını ve anılarını zaman zaman bize aktarmış olan değerli sanatçı Hâmit Çine, O’nun bilge kişiliğini “…derlediği kıymetleri Yurttan Sesler Ekolü ile programlaştıran ve başından beri feyz aldığımız bir açık öğretimin kurucusu ve eğitimcisi…” sözleriyle değerlendirir. Bu bahsi kapatırken, yakın dostlarından rahmetli Osman Attilâ’nın bir anısına da yer vermek istiyorum.

Yurttan Sesler’i yönettiği esnâda muhalif bir grup O’nun mahallî ve çekingen şîvesini tenkit ederek ilgili yerlere, “… koroyu idâre etsin ama türküleri spikerler takdim etsin..” diye haber gönderirler. Üstad buna çok üzülür ve ağlamaklı bir hâlde doğru Ülkü İdârehânesi’ne Ahmet Kutsî Bey’in yanına gider. Bir sabotajla karşı karşıya bulunduğunu söyleyerek soruna çözüm bulmasını ister. Büyük Hoca kendisini uzun uzun dinler ve sonra Radyoevi’ne giderek Müdür Vedat Nedim Tör’ü bulur. Sorunu hâlleder, böylece O’nun kesik kesik, kısık ve mahçup sesiyle ve tatlı bir Sivas şîvesiyle yaptığı takdimlerine devam etmesini sağlar. Halk Müziği iddiasını kabûl ettirmesinde mahviyetkâr ve mütevâzı yapısı ve yumuşak mîzâcının elbette büyük bir rolü olmuştur.

KISA SÜREN BERÂBERLİK..

Sarısözen üzerine yapılmış olan çalışmalarda, O’nun özel hayâtı, başından mutsuz bir evliliğin geçmiş olduğu yolundaki bir değiniden ibâret kalmıştır. Bunun nedeni olsa olsa, câzibesine kapılmış olduğu Türk Folkloru ve Mûsikîsine ömrünü fedâ edecek kadar mesâî ayırması ve âdetâ mesleğini hayâtıyla bire bir ölçüde bütünleştirmesidir. Yoksa elli iki yaşına kadar bekâr kalmasının hangi haklı izâhı olabilir? O’nun evliliğinin ve özellikle evlilik sonrası sergilediği medenî tavrın, çok ders alınacak tarafları olduğunu ve üstün şahsiyetinin özel hayâtına da aynı şekilde sirâyet etmiş bulunduğunu peşînen söylemek gerekir. Şimdi geçelim bu evliliğin kısa hikâyesine…

Arşivimizde bulunan sâde bir dâvetiye notunda aynen şunlar yazılıdır: “Neriman Altındağ ile Muzaffer Sarısözen’in nikâh törenleri 06.10.1951 Cumartesi günü saat 15. 00’de Nikâh Salonu’nda (Halkevi) yapılacaktır. Sayın Eşinizle şeref vermenizi saygılarımızla ricâ ederiz. Hayriye Altındağ / Abdülkâdir Sarısözen”.

Neriman Altındağ’ın Sarısözen’le tanışması ve Yurttan Sesler Topluluğu’na girmesi, çok daha önceye, 1941 yılına rastlar. Aradan geçen on yıl zarfında Sarısözen, O’nun hem hocası ve hem de önderi olarak yetişmesinde en büyük rolü oynamıştır. Bu evliliğin her ikisine de verdiği en büyük mutluluk, 1952 yılında dünyâya gelen biricik evlâtları Memil olmuştur. İstanbul Hukuk Fakültesi’nde aynı sınıfta okuduğumuz ve birlikte mezûn olduğumuz, kişiliğine ve dostluğuna büyük saygı duyduğum Sevgili Memil’in doğumuna ilişkin hâtırâsını Neriman Hanım şu şekilde anlatmaktadır: Son derleme gezilerinden birine çıkmadan önce Sarısözen, hâmile olan eşine, gezi esnâsında doğum yapması hâlinde durumdan ne şekilde haberdâr edileceğine dâir bir yol önerir. Buna göre doğacak çocuk eğer oğlan olursa Yurttan Sesler Korosu “Oğlan oğlan boynuma dolan”, kız olursa “Yenge kızı bir tâne” türküsünü diğer parçalar meyânında icrâ edecektir. Cizre’de yayını radyodan tâkip ettiği esnâda Muzaffer Akgün’ün sesinden “Oğlan oğlan boynuma dolan” türküsünü duyar duymaz Sarısözen yerinden fırlar ve duyduğu büyük sevinci oradakilerle paylaşır.

Sarısözen’in pedagog yanı yalnız öğrencileri açısından değil, kendi evlâdı açısından da en hassas biçimde kendini göstermiştir. Henüz on yaşlarındaki biricik oğlu için el yazısı ile düzenlediği gazete biçimindeki mektuplarında yer alan nasihatler ve muhatabının anlayacağı dilden yazılmış haberler, hasret-keş bir babanın ruh hâlini de en ince çizgileriyle ortaya koymaktadır. Mektup yerine gönderilen bu gazetelerden birini gören konservatuardaki hocalar, “Sarısözen, hâlâ çocuk gibi…” demişler. Muzaffer Bey de onlara, “Sizin aklınız yetmez, bir defâ okuma zahmetine katlansanız neden çocuk gibi olduğumu anlarsınız…” diye cevap vermiş. Bunun üzerine hocalar,  “Şunu hele bir görelim, şekiller çok enteresan ama, acaba yazılar nedir, doğrusu çok merak ettik.” deyince Sarısözen şu çok mânidâr ve anlayana da çok sitemkâr cevabı vermiş:  “Ben bu çeşit mektupları yazarken Memil’in çocuk olduğunu hesap ederek merâkını çekmeyi düşünmüştüm. Demek ki, çocuk olan ben değil, sizler imişsiniz ki, merâkınızı çekti.”.

Çok yıllar sonra eşi hakkında bildirdiği 22 Ekim 1959 târihli şu resmî görüş, “insan ayrılırken de büyük olmalı..” şeklindeki İngiliz özdeyişini hatırlatması ve O’nun ne kadar yüksek bir vicdâna sâhip olduğunu göstermesi bakımından hayli ilginçtir:  “Neriman Hanım’ın Halk Mûsikîsi konusunda gösterdiği gayret ve fedâkârlık hiç kimseyle kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Meslekî değerinden ayrıca taşıdığı insânî meziyetleri ile, emsâli arasında temâyüz eden kıymetli Sanatkârın yeri dâimâ boş kalacaktır. Radyo İdâresi’nin ve bütün radyo sanatkârlarının aynı kanaatte olması, geride bıraktığı arkadaşları için başlıca teselli noktası ve kendisi için de en büyük mükâfattır. Her yayında arkadaş ve yıllarca ders verdiği sanat öğrencileri, kendisini berâber hissedecek ve saygıyla anacaklardır. Bu da herkese nasip olmayan bir mertebedir…”.

Târih 9 Mayıs 1991, yer Cumhuriyet Üniversitesi Konferans Salonu. Anma programlarımızın birini Neriman Hanım’la yan yana iki koltukta birlikte izlemekteyiz. Yetenekli gençlerden oluşan erkek halay ekibinin davul-zurna eşliğinde “Abdurrahman Halayı”na başladığı esnâda… Yâni halaylarımızın sembolü; şu kanat açmalı, silâh atmalı, yiğitlik figürlerinin sergilendiği oyunda… Birden irkildim, baktım Neriman Hanım ağlıyordu. Öyle bir iç çekişti ki bu, ben de dayanamadım. Çünkü o göz yaşlarında biraz her şey vardı, mutlaka vardı…

BİR KİTAP, BİR EVLÂT…

Sarısözen’in, derlemeciliği ve hocalığı yanında makâleleri ve kitaplarıyla da Kültür Târihi’mizde önemli bir yeri vardır. Daha gençlik yıllarında Sivas’ta eski harflerle yayınlanmış olan “Duygu ve Düşünce” dergisinde imzâsına tesâdüf edilmektedir. 1935 yılında hazırladığı bilinen “Seçme Halaylar” adlı bir çalışması da mevcuttur. Sivas Halk Şâirleri Bayramı münâsebetiyle Ahmet Kutsî Bey tarafından 1932 yılında Kâmil Matbaası’nda basılmış olan broşür-kitapçıkta; “Dernek Umûmî Kâtibi” sıfatıyla “Sivas Halayları” hakkında yazdığı makâlesi ile, Sivas’ta oynanan toplu, iki kişilik ve tek kişilik oyunları, müzikle dengeli bir şekilde bunların bölümlerini, figürlerini, fotoğraflarını bir kısmının notasını da vermek sûretiyle açıklamıştır. Ayrıca Veysel’den derlediği “Seherde ağlayan bülbül/Sen ağlama ben ağlayım” diye başlayan türkünün notasını da orada yayınlamıştır. Bu yazılar, konusunda ilk önemli kaynak niteliğindedir. “Ülkü” dergisinde de “Garhın”, “Kızıh”, “Kürt” ve “Abdurrahman Halayları” ile “Bergama Oyunları” üzerine yazılar yazmış, “Sivas” gazetesinin 28.06.1940 târihli sayısında ise, “Sivas ve Civârı Nefesli Halk Sazlarında Polifoni Karakterleri” başlıklı değerli incelemesi yayınlanmıştır. Bu inceleme, daha önce Millî Eğitim Bakanlığınca çıkarılmakta olan “Güzel Sanatlar” dergisinin 2. sayısında “Bağlamalardaki Polifoni” üzerine yazdığı yazının bir devâmı gibidir. Çorum’da çıkan “Çorumlu” dergisinin 17. sayısında (1939) “Çorum Halayı” üzerine bir yazısı, Dergi’nin bir sonraki sayısında da Halay’ın notası yayınlanmıştır. Nihâyet Radyo Dergileri de yazı ve incelemelerinin yer aldığı yayınlar arasındadır. Makâlelerini bu şekilde özetledikten sonra kitaplaştırdığı çalışmalarını da şöylece açıklayabiliriz.

1941 yılında hazırladığı ve Remzi Kitabevi tarafından İstanbul’da basılan “34” sâhifelik “Seçme Köy Türküleri” isimli kitabında; özellikle Köy Enstitüleri’nde okuyan öğrencilerin müzik öğretimine yerli bir tonla başlamalarını öngören bir denemeyi gerçekleştirmiş ve teorik bilgilerden ziyâde anonim örnekleri ele alarak nota deşifrasyonunda kolaylık sağlamayı amaçlamıştır. Bu, Halk Müziğimizin bir anlamda ilk solfej metodu sayılabilir. 1952’de yayınladığı ve Akın Matbaası tarafından Ankara’da basılan “108” sâhifelik “Yurttan Sesler” isimli eseri de içerdiği “68” adet türkü ve “15” oyun havasıyla âdetâ halk müzikçileri için hazırlanmış bir repertuar niteliği taşımaktadır. Sarısözen bu eserleriyle Türk Halk Müziği’nin ses sistemi ve ana dizisi üzerinde bir senteze varmıştır. Muhakkak ki, O’nun en önemli eseri, ölümünden beş-altı ay kadar önce bastırabildiği “Türk Halk Mûsikîsi Usûlleri” isimli eseridir. “İlk bakışta monoton gibi gözüken Türk Halk Mûsikîsi’nin, araştırıldıkça çeşitli yönlerden incelikleri ihtivâ eden nefis bir sanat hüviyeti taşıdığı anlaşılır…” cümlesiyle başladığı Önsöz’de; Halk Mûsikîsi Usûlleri hakkında toplu bir etüd mâhiyetindeki bu eserin, Devlet Konservatuarı’nda verdiği “Müzik Folkloru” dersleri için hazırlamış olduğu notların derlenmesinden oluştuğunu vurgulayarak, usûl (mezur / ritm) bakımından olağanüstü bir çeşitlilik ve renklilik taşıyan Halk Mûsikîmizin usûllerinin bu kitaptakilerden ibâret olduğunu söylemenin bir ihtiyatsızlık olabileceğini, bununla birlikte karşımıza çıkacak olan yeni bir usûlün de bu kitapta tespit edilmiş olan kuralların dışında kalamayacağını belirtmektedir. Eserde; “Ana Usûller ve Üçerli Şekilleri”, “Birleşik Usûller” ve “Karma Usûller”in yapıları, esasları ve özellikleri “150” kadar örnekle birlikte ayrı ayrı incelenmektedir. Ancak bu baş eser, bütün mükemmeliyetine rağmen haklı tenkitlerden ârî kalmamış ve örneğin; eserde “9/2 ve 7/16 lık ölçülere yer verilmemesi”, bizzat Hoca’nın en yakını Halil Bediî Yönetken tarafından bir eksiklik olarak ileri sürülmüştür. (Bu ölçülerin örneklerini Ahmet Adnan Saygun “Rize, Artvin ve Kars Havâlisi Türkü ve Saz Oyunları Hakkında Bâzı Malûmat” adlı kitabında vermiştir. Kezâ Ferruh Arsunar da 13/8 lik ve 18/8 lik ölçülerde ezgiler kaydetmiştir). Hâlen “Müzik Folkloru” derslerinde okutulmakta olan bu eseri bence anlamlı kılan bir unsur daha vardır ki, onun da belirtilmesi gerekir. Bu, hediye şeklinde sunulan bir ithaftır ve “evlât” ve “kitap” sevgisinin nasıl ince bir hassâsiyetle kaynaştırıldığını da gösteren güzel bir örnektir. Büyük Hoca kitabının kapağına el yazısı ile şunları yazmıştır: “Sevgili Memil’ciğim… Bu kitabın yayın alanına çıkması, tam on birinci doğum yıl dönümüne rastladı. Bir bakıma, bu kitapla senin aranda bir kardeş kadar yakınlık vardır. On birinci yaş gününde sana senin kadar benimsediğim bir hediye bulabildiğim için bahtiyarlığıma pâyân yoktur. 23 .07.1962”.

Türkistan göçmenlerinden derlediği sanılan “Altay Türküleri” adlı eseriyle “Sivas’ın Abdurrahman Halayı” üzerine yazmış olduğu bir yazısının dipnotunda kitap olarak basılacağını îmâ ettiği “Toplu Halk Oyunlarından Sivas Halayları” adlı eseri maalesef elimize geçmemiştir. Bu konuda son olarak şunu kaydedebiliriz ki; nazarî çalışmalarının yanı sıra yürüttüğü uygulamalarında da, ilk kez toplu bağlama geleneğini getirmiş, bağlamalarda perdelerin belli bir ölçüye göre hepsinin aynı olmasını sağlamış, Halk Müziğinde bir oktav içinde uygulanan “53” koma sesin işâretlerini numaralamıştır. Buna göre koma nisbetleri diyez ve bemollerin üstünde rakamlarla gösterilmektedir.

BİRKAÇ NOT DAHA..

Sarısözen’in çok yönlü olarak temâyüz eden meslekî şahsiyeti ve azmi, bu vâdîde daha başka hizmetler sunmasına da imkân sağlamıştır. Bunlara da kısa notlarla değinmek, işin bütünleştirilmesi açısından zorunludur kanaatindeyim.

1950 yılında İtalya (Venedik) ve İspanya’da (Madrid) yapılan Avrupa Uluslararası Raks Müsâbakaları’na Davulcu Kara Yılan ve Zurnacı Mümtaz (Ardıç) ile berâber Erzurum Bar Ekibi’ni götürmüş ve çok büyük kalabalıklar önünde yapılan müsâbakalarda ekibimizin Dünya Birinciliği almasını sağlamıştır. Yeğenlerinden Turgay Sarısözen Çapan’ın hediye etmiş olduğu o günlere âit bir festival fotoğrafının arkasında kendi el yazısı ile şu not yer almaktadır: “Biarritz ve Pampeluna’da büyük festivali tâkip eden yüz binlerce halk arasında artık adımızı bilmeyen ve bayrağımızı tanımayan kimse kalmadı (Büyütülmesi ricâsı ile).”.

1951 yılında, Neriman Altındağ ile Türk Folkloru hakkında konferanslar vermek üzere Columbia Üniversitesi Güzel Sanatlar Umum Müdürü Marx Cron tarafından ABD’ye dâvet edilmişti. 1955 yılında bir bankanın kurduğu “Halk Oyunlarını Yaşatma ve Yayma Tesîsi”nin hazırladığı ve İstanbul Açık Hava Tiyatrosu’nda yapılan ve organizatörlüğünü bizzat üstlendiği şenlikte, birçok ilden gelen oyun ekiplerinin halkı coşturan gösterilerinden sonra yaptığı konuşmasında şöyle demişti: “Halk Oyunları Millî Kültürümüzün sarsılmaz temel taşlarından birisidir. Türk Ulusu nice yüzyıllar en asil heyecânını bu muazzam kuvvetten almıştır. Bu oyunlar târih boyunca bütün bir ulusu etrâfına toplamış ve gönülden gönüle ince figürlerden sihirli bağlar örmüştür…”.

Sarısözen bunca uğraşı arasında film müzikleri düzenlemeye bile vakit bulabilmiştir. Örneğin; Lütfi Akad’ın yönettiği “Beyaz Mendil” filminin müziğini hazırlamış (1955-1956), Âtıf Yılmaz’a âit “Gelinin Murâdı” adlı filmin de müziğini yapmıştır(1956-1957).

Müzik sınav jürilerinin değişmez ve önemli üyelerinden biri sıfatıyla da, yetenekli ve liyâkatli gençlerin ve gerçekten hak edenlerin Radyo’ya girmesine vesîle olmuş ve bu konuda son derece titiz davranmıştır. (İmkânımız olsa, Rahmetli Selâhattin Erorhan’dan bizzat not aldığım Hocasına dâir Radyo’ya giriş anılarını bu meyanda aktarmak isterdim).

Daha sağlığında bir dâvâ adamı ve âdetâ bir ekol olarak kendisini kabûl ettirmiş olan Sarısözen, kısa süren bir hastalığın, daha açıkçası gerekli tıbbî imkânların belki de tam olarak kullanılmamasının neticesi olarak en verimli çağında aramızdan ayrılmıştır. Olay mâlûm… Rahatsızlığından dolayı önce Devlet Demiryolları Hastahânesi’nde bir prostat operasyonu geçirir. Daha sonra ağabeyi Abdülkâdir Bey’in evine götürülür. Oradaki ilgi ve ihtimâma rağmen rahatsızlanarak tekrar hastahâneye kaldırılır ve maalesef  kurtarılamayarak 3 Ocak 1963 târihinde vefat eder. Ertesi gün Ankara Asrî Mezarlık’taki Âile Kabristanı’na defnedilir.

Yukarıda da bir nebze değindiğim gibi; Sarısözen, sağlığında her fâniye nasîb olmayacak bir îtibâra mahzar olduğu gibi, ölümünden sonra da hakkında çok müspet değerlendirmeler ve çalışmalar yapılan ve anma törenleri düzenlenen bir şahsiyet olmuştur. Hakkındaki ilmî çalışmaların değerlendirilmesi başlı başına bir inceleme konusu olduğu gibi, muhtelif târihlerde özellikle Ankara, İstanbul ve memleketi Sivas’ta yapılan anma törenleri de müstakil yazılara konu olabilecek bir öneme sâhiptir. Yazımızın Kaynakça bölümünde, ulaşabildiğimiz kadarıyla bu çalışmaların bir listesi verilmiştir. Anma törenlerine; İstanbul’da 3 Ocak 1988 akşamı Folklor Kurumu’nca Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Muzaffer Sarısözen’i Anma Gecesi”, Ankara’da 5 Ocak 1991 târihinde ölümünün 28. yıldönümü münâsebetiyle Vakıflar Bankası Genel Müdürlüğü Konferans Salonu’nda yapılan “Anma Töreni”, Sivas’ta da 7 Mayıs 1986 akşamı Halk Eğitim Merkezi Salonu’nda Sivas Belediye Konservatuarı’nca düzenlenen “Anma Gecesi” ile Cumhuriyet Üniversitesi Rektörlüğü’nce 9-11 Mayıs 1991 târihleri arasında gerçekleştirilen “Muzaffer Sarısözen’i Anma Günleri” örnek gösterilebilir. Sivas’taki etkinlikler; neticede bir ilkokula, Konservatuardaki büyük dershâneye ve Üniversite’de de bağımsız bir bölüme isminin verilmesine vesîle olmuştur. Buna önayak olan zamânın Sivas Vâlisi Sayın Lütfi Fikret Tuncel ile Cumhûriyet Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Muvaffak Akman’ın isimlerini zikretmek de bir kadirbilirlik örneğidir.

VE BİR KAÇ DEĞERLENDİRME…

Sarısözen hakkında bir çok araştırma ve değerlendirme yapıldığını yukarıda belirtmiştik. Bunların tümünü derlemek elbette bir dergi yazısının boyutlarına sığmaz. Ancak çok yakınlarının dikkat çeken sözlerine yer vermemek de bir nâkise olarak kabûl edilebilir. Bu nedenle bu büyük ülkü adamının hem vizyonunun hem de misyonunun daha derinden algılanabilmesi için bâzı kısa alıntılar yapıyoruz.

Memil Sarısözen; henüz yaşam ve ölüm kavramlarını tam olarak algılayamadığı bir yaş döneminde babasını kaybettiğini îtiraf ederek şunları söylüyor:  “Az ve öz konuşan bir insandı. Söylediği bir şeyde ya edinmeniz gereken bir ders ya da dikkat etmeniz gereken bir husus vardı. Ciddî ve resmî konuşurdu. Amacı, kendine yetebilen ve ne yaptığını bilen bir insan yetiştirmekti.” Eşi Neriman Hanım’ın tespitleri de bu görüşle örtüşmektedir:  “Sâkin görünüşlüydü. Sağlık yapısı aynı karakteri gibi, nâzik ve nahifti. Ancak bu görünüşünün altında haklı yerlerde infilâk eden bir karakter yapısı saklıydı…”

Gerek Neriman Hanım’dan ve gerekse Sevgili Memil’den bu konuda daha çok şeyler dinlemiş ve not almışımdır. Özellikle hepsi birer hâtırâ olmuş yaşanmışlıklara zaman içinde, âile yakınlarından Sayın Bilge Sarısözen (Bükülmez), Mehmet Sarısözen ve Uğur Sarısözen de anlattıklarıyla katkıda bulunmuşlardır.

Meslekî çalışmalarında en çok yakınında bulunmuş olan Halil Bediî Yönetken; memleket müzik folklorunu her bölgesiyle O’nun kadar tanıyan bir insanın bir daha yetişmesinin  çok güç olduğuna işâretle; “Ben şahsen sempatisine en çok tutulmuş insanlardan biri idim…” diyor ve devâm ediyor: “Halk O’na karşı büyük bir sempati ve hayranlık beslerdi. Halkçı kişiliği, hiç kimseye benzemeyen bir içtenlik hâlesi ile çevriliydi. Çok nekre, spritüel, hoşsohbet ve sevilen bir insandı. Çok enteresan hikâyeler, fıkralar anlatır, herkesi kırar geçirirdi…”. Nidâ Tüfekçi’nin tespiti de dikkat çekicidir: “Mesleğine olan bağlılığı bir îmân mertebesine kadar çıkmıştır. Bir parçayı dinlerken hemen notaya almaktaki mahâreti ve kâbiliyeti kimseyle mukâyese edilemez. Kulağı o kadar sağlamdı ki, en hafif bir yanlış sesi dahi hemen fark ederdi.” Son öğrencilerinden olan ve öğrenciliğinin hakkını da Hocası hakkında yazdığı kitabıyla vermiş olan Niyâzi Yılmaz da şu tespitte bulunuyor: “Sarısözen bir Atatürk hayranıdır. Ömrünün sonuna kadar O’nun inkılâpları, atılımcılığı, milliyetçiliği ve en büyük eseri olan Cumhûriyet’in ve Türk Milleti’nin, Türk vatanının sevdâlısı olmuştur. O bir ideologdu; sâdece derleyici, icrâcı, sunucu, öğretici değil bir dâvâ adamıydı.”

Nihâyet Safâ Tangör’ün değerlendirmesine kulak verelim: “O, Anadolu’nun kekik kokan kırlarında, kıvrılan dere boylarında, çam kokulu ormanlarında, köpük köpük coşan deniz kıyılarında (yüce dağlarında) yaşayan köyümün, köylümün, öz be öz benim olan bu vatanın seslerine ilk kulak verendi. Antep’in oyunları, Erzurum’un barları, Sivas’ın halayları, Karadeniz’in horonları, Ege’nin zeybekleri, Bursa’nın kılıç-kalkanları ve binlerce türkü O’nun sâyesinde günümüze ulaşabildi…”.

İleri sürülen görüş ve yorumlar bağımsız bir incelemeye konu olabilecek ölçüde geniş ve derûnîdir. Ben bu nedenle yakınında bulunmuş olanların sözlerinden bir demet sunmaya çalıştım. Ama bunlar içinde değerli sanatçı-hoca Hâmit Çine’nin sözleri pek anlamlı geldi. Bu bahsi O’nun 25.03.1991 târihli (arşivimizde mevcut) yazılarından bir alıntıyla noktalıyorum:

“Taassubun, bâtıl îtikadların ve cehâletin baskısıyla, bırakın çalmayı, taşıması bile utanç verici sayılan sazımızı, ‘çalgıcı’ adının yaygın olduğu karanlık bir dönemden sıyırıp aydınlığa çıkaran ve bizlere gururla taşıma ve çalma zevkini tattıran Muzaffer Sarısözen’dir. O, tüm özellikleri, sıfatları ve bilge kişiliği ile Halk Kültürü’nün yüce mimârı, tatlı sert yaratılışını özelleştiren buğulu lehçesiyle kişileri yönlendirmesini bilen bir psikolog ve en derin kaynaklara inerek derlediği ürünleri yer altındaki târihi değerleri çıkarır gibi zedelemeden yüze çıkaran büyük bir arkeologdur…”.

SON TAHLİL…

Bugün Millî Kültürümüze yabancılaşmanın ve Millî Mûsikîmize musallat olan dejenerasyonun boyutları endişe verici bir durumdadır. Muhteviyâtını Muzaffer Sarısözen’in oluşturduğu repertuarın belirleyeceği “Klâsik Halk Mûsikîsi”nin artık bağımsız bir kimlik kazanmasını ve hiç değilse klâsiklerimizin bu tasalluttan arındırılmasını beklerken, güzelim türkülerimizin seviyesiz şovlarla paparazzilere nasıl acımasızca malzeme yapıldığına her geçen gün şâhit olmaktayız. Folklorumuzun en önemli dallarından olan ve hattâ “folklor” kavramıyla özdeşleşecek kadar yaygın bir mânâ ve muhtevâ özelliği taşıyan türkülerimizin; hangi yöreden, ne zaman, kim tarafından ve nasıl bir olaya ya da kişiye izâfeten derlenmiş olduğunun açıklanması gerekliliği bir yana, binlerce ezgilik repertuarımızdan kısıtlı ölçüde yararlanıp “dinletmiş olmak için dinletmek” amacını taşıyan bir resmî yayın anlayışına bilmem ki ne demeli?.. Halk bunu seviyor, böyle istiyor gibi popülist yaklaşımlarla seviyeli bir kültür politikası oluşturulabilir mi?.. Unutulmamalıdır ki; O’nun yâdigârı olan “Halk Türküleri, üzerine titrediğimiz millî ve kutsal emânetlerdir.” Ve yine unutulmamalıdır ki, artık bir Sarısözen yok yâni eski bir siyâset adamının “Sen türkülerden bir vatan yarattın..” deyip de takdir duygularını dile getirdiği Sarısözen yok.  Son tahlil O’nun olsun: “Halk Türkülerimiz yapılışlarındaki incelik, ritmlerindeki güzellik ve küçük küçük cümleleriyle ifâdeye muvaffak oldukları muhteşem mânâ ve tesir bakımından ölçüye sığmaz birer sanat eserleridir. Bunlar ilâhî duygulardaki gibi ve ezelî aşktan renk almış nefis birer ses demeti hâlinde gönülden gönüle dolaşırlar. Milyonların kalbini bir anda teşhir, Halk Mûsikîlerinin en kuvvetli tarafıdır…”

KAYNAKÇA

A-Kitaplar :

  1. ALTINAY F.Reyhan, “Sarısözen’in Hayâtı ve Türk Halk Müziği’ne Katkıları” (Yüksek Lisans Tezi / Ege Üni. Sosyal Bil. Ens. Temel Bilimler A.B.D., İzmir-1993).
  2. ASLANOĞLU İbrahim, “Sivas Meşhûrları, I-II” (1000 Temel Eser / No:4, Sivas-2006).
  3. AŞKUN Vehbi Cem, “Sivas Şâirleri” (Kâmil Matbaası, Sivas-1948).
  4. BAŞEL M. Fahrettin, “Sivas Bülteni” (Kâmil Matbaası, Sivas-1935).
  5. ÇAĞDAŞ Halûk, “Abdülkâdir Sarısözen’in Halk Müziği ve Türkülerimiz Üzerine Düşünceleri ve bir Mektubu” (Revak / 94, Sivas-1994, Sh: 66 vd.).
  6. ELÇİ Armağan Coşkun, “Muzaffer Sarısözen; Hayâtı, Eserleri ve Çalışmaları” (Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara-1997).
  7. TECER Ahmet Kutsî, “Sivas Halk Şâirleri Bayramı” (Kâmil Matbaası, Sivas-1932).
  8. YILMAZ Niyâzi, “Türk Halk Müziği’nin Kurucu Hocası Muzaffer Sarısözen” (Ocak Yayınları, Ankara-1996).
  9. YÖNETKEN Halil Bediî, “Derleme Notları” (Orkestra Yayınları, İstanbul-1966).

B-Makâleler :

  1. AŞKUN Vehbi Cem, “Muzaffer Sarısözen” (T.F.A., Sayı:163, Şubat-1963, Sh:2978).
  2. ATAMAN Sâdi Yâver, “Sarısözen’in Arkasından” (T.F.A., Sayı:163, Şubat-1963, Sh:2981-2982).
  3. ATTİLÂ Osman, “Sivaslı Folklor Üstâdı Muzaffer Sarısözen İçin..” (Sivas Folkloru, Sayı:61, Şubat-1978, Sh:6 vd.)
  4. ÇAĞDAŞ Halûk, “Türkülerden Bir Vatan Ve Rahmetli Sarısözen” (Türk Folkloru, Sayı: 46, Mayıs-1983, Sh: 20 vd.).
  5. KAYMAK Mansur, “Folklorumuza Gönül Verenler” (Türk Halk Müziği ve Oyunları, Sayı:1, Sh:6 vd., Ayrıca Sayı:2, Sh:59 ve Sayı:4, Sh:178)
  6. SARISÖZEN Abdülkâdir(Ak-Söz),“Yurttan Sesler-Ağırlamalar” (Ülke Gazetesi, 2.4.1947)
  7. SARISÖZEN Abdülkâdir(Ak-Söz),“Yurttan Sesler-Oyun Havaları”(Ülke Gazetesi5.4.1947)
  8. SARISÖZEN Muzaffer, “Sivas ve Civârı Nefesli Halk Sazlarında Polifoni Karakterleri” (Sivas Gazetesi, 28.06.1940).
  9. TAN Nâil, “Muzaffer Sarısözen ve Türk Folklorundaki Yeri” (Sivas Folkloru, Sayı:61, Şubat-1978, Sh:3 vd.).
  10. TANGÖR Safâ, “Muzaffer Sarısözen” (T.F.A., Sayı:163, Şubat-1963, Sh:2982-2983).
  11. TECER Ahmet Kutsî, “Sarısözen İçin”(T.F.A., Sayı: 165, Nisan-1963, Sh: 3034-3037).
  12. YAMACI Ahmet, “Sarısözen’e âit Hâtırâlarım” (T.F.A., Sayı: 165, Nisan-1963, Sh: 3039-3040).
  13. YETİŞEN Rızâ, “Anadolu Folklor Gezileri” (Folklor Postası).
  14. YÖNETKEN Halil Bediî, “Sarısözen’i Kaybettik” (T.F.A., Sayı: 163, Şubat-1963, Sh: 2979-2981).

C- Tebliğler :

  1. ÇAĞDAŞ Halûk, “Muzaffer Sarısözen’in T.H.M.’ndeki Yeri ve Önemi” (07.05.1986 târihli Anma Gecesi’nde Yapılan Konuşma Metni).
  2. ÇAĞDAŞ Halûk, “Muzaffer Sarısözen’in Sivas Günleri” (09.05.1991 târihli Panelde sunulan Tebliğ).
  3. ÇİNE Hâmit, “Muzaffer Sarısözen’in Bilge kişiliği” (09.05.1991 târihli Panelde sunulan Tebliğ).
  4. HOŞSU Mustafa, “Muzaffer Sarısözen ve T.H.M.” (09.05.1991 târihli Panelde sunulan Tebliğ).

D-Diğer Yayınlar :

  1. Kızılırmak Gazetesi (26 Eylûl 1938).
  2. Radyo Haftası (11 Ağustos 1951, Sayı:64).
  3. Radyo Magazin (22 Ağustos 1951, Sayı:37).

Hayat Ağacı dergisi 11. Sayı, yıl 2008

PAYLAŞ