Sokaklarımızdan Yok Olan Sesler

0

“Hurdacıııı… Çemeeeeeeğğğğıııııın… Kınaaaaoooog… Bohçacı Geldi Hanııııııım… Simiyyyt yiyeeeyyn…”

SOKAKLARIMIZDAN YOK OLAN SESLER

Kemalettin Kuzucu

Teknik yeniliklerin insani değerlere vurduğu darbeden dolayı kederlenmek, şimdiki zamanın sıkıcılığını atmak için hatıralara sığınmak ve maziyi sürekli canlı tutmak arzusu her çağda insanoğlunun gündemini meşgul etmiştir. Bu hislerin sevkiyle antik çağlardan beri, şehirlerin ve toplumların eski yaşantısını kimi zaman hasretle, kimi zaman da nasihat vurgularıyla ifade eden yazılar kaleme alınmıştır. Çevresel dönüşümlerin ve zihniyet değişimlerinin toplumsal yapı üzerinde yaptığı tahribatı öne çıkaran bu türden yazılar ekseriya reddiye niteliğindedir. Eski devirlerde böyle bir yazının ortaya çıkabilmesi için yazarının lâakal altmışı-yetmişi devirmesi gerekirdi. Fakat orta yaş diyebileceğimiz bizim nesil, bilgisayar ve iletişim imkânlarının doğurduğu yenilikler neticesinde çeyrek asır bile etmeyen sürede, birkaç asırda yaşanabilecek değişimlere şahit oldu. Ceddimizin İslamiyet’le şereflendiği tarihlerden beri genel hatlarıyla korunan Türk mahalle dokusunun temelini teşkil eden “sokak” yapısı da değişime bigâne kalmadı. Ta Orta Asya’dan taşınan yüzlerce asırlık oyunlar çeyrek yüzyılda yok olup giderken, yine bin yıl önceki atalarımızdan tevarüs ettiğimiz sokak satıcılığı geleneği de aynı süre zarfında eriyip gitti. Ama sokağın kendisinin yok olmasından ötürü, sokağın unsurlarının kaybolmamasını ummak zaten beyhudedir.

Hayatı algılamaya başlayan bir çocuğun, aile yuvasından sonra tanıdığı ilk sosyalleşme mekânı olarak sokak; türlü ilişkilerin döndüğü, ortak etkinliklerin sergilendiği, acı-tatlı değerlerin paylaşıldığı, çocukça bir “kamusal alan”dı. Henüz bina yapılmadığı için boş duran arsalar çocuklar ve gençler için oyun ve eğlence alanı işlevi görmekteydi. Gezi ve spor parkı anlayışının tam anlamıyla yerleşmediği dönemlerde bu tür alanların birinde yakan top oynayan, diğerinde “çizgi”de seken kızlar; bir başkasında aşık kemiği, topaç, ceviz, misket, gazoz kapağı, kibrit kutusu ve daha birçok materyalden türlü oyunlar kuran çocukların eğlenceli cıvıltıları, sokağın hüviyetini oluşturan temel unsurlardan birisiydi.

Benim çocukluğumun daişte böyle bir sokağı vardı. Üç öğün için sabah, öğle ve ikindi ezanında olmak üzere günde üç defa Ekizler Bakkaliyesi’ne ekmek getiren fırın kamyonundan başka taşıt geçmediği için kaza tehdidi ve tehlikesi bulunmayan sokak yaz aylarında sayısız oyuna sahne olurken, kışın da kızak kaymanın doyulmaz zevkine kapı açardı. Çeşitli sebeplerle terk edilmiş binalar ile karakış ve zemherinin hakikatli günlerinde çalışmanın imkânsızlığından dolayı çalışmaya ara verilmiş inşaatlarda, kendi imkânlarımızla tahta ve latalardan yaptığımız silahlarla oynadığımız “komen” oyununu, Kurtlar Vadisi’nin çatışma fragmanlarını gördükçe hatırlamamak kâbil değil. Çocuk oyunlarımızı “Çöm Çöm Çömelek”le kitaplaştırarak ölümsüzleştiren Doğan Kaya Beyefendi’yi şükranla anarak bu faslı geçtikten sonra, sokağın kimliğini tamamlayan lâzım-ı gayrimufarık unsurlardan birisi olan seyyar esnaf üzerinde durmak istiyorum.

Mart dokuzu geçip ilkbaharın ilk yağmurlarının suyuna analarımızın saçlarımızdan kestiği kılları kattığı günlerde sokağın ilk ziyaretçileri belirir. Eşeğine koştuğu dört tekerlekli ahşap arabasının üzerine kurularak “Sarı alıyom, bakır alıyom, demir alıyooooooom” diye bağıran hurdacının sesine en önce çocuklar koşar; ebeveynlerinden gizlice çatıdan veya bodrumdan yürüttükleri eski demir, bakır veya pirinç kap-kacak, karyola başı, somya, bisiklet, ne varsa doğruca hurdacıya… Hurdacı, koskoca bir bakır tencereyi ayakları altında ezdikten sonra tartarak, cüzi bir fiyat tayin eder; ancak aldığı eşya karşılığında ücret ödemek pek işine gelmez. Tayin ettiği meblağın karşılığı olarak, geçen mevsimden kaldığı için büyük ölçüde çürümüş elma, armut ve ayva gibi meyvelerden bir-iki tane tutuşturur; “50 kuruş eder emme, al iki tene elma, al bi tene de benden olsun” diyerek büyük ihsanda bulunmuş bir babacan edasıyla çocuğu savuşturur. Kendince büyük bir takas yaptığı hissiyle sevinçle eve koşan çocuk, ettiği kârı ebeveynine müjdeleyince evde kıyamet kopar. Zira maddi değeri yüksek tencereyle birlikte, onun hatırası da gitmiştir. Derhal hurdacıyı yakalayıp geri almak var amma, tencere hurdacının iskarpinleri altında külçe haline gelmiştir. Ondan alıp bir bakırcı tezgâhında eski haline döndürmek; “astarı yüzünden pahalı”. Ebeveyne geçmiş olsun, hurdacıya zehr ü zıkkım, çocuğa da ders olsun. Hurdacıda taze ve kurtsuz bir meyve bulmak imkânsızdır. Yaz aylarında dört adet çürük çördük, sonbaharda bir tutam kurtlu alıç ile pazarlık bitirilirdi. O dönemde muz gibi “ismi var cismi” yok meyvelerden birisi olan yenidünya (malta eriği) daha cazip gelirdi çocuklara. Güya çekirdeğinden de çiklet yapılırmış. Fakat bunu başarabilen vaki değildir. Palavranın hududunun olmadığını yıllar sonra öğrenecektik.

Siyah fötr şapkasının altında, aşağıya doğru giderek genişleyen ve dizkapaklarının altına kadar uzanan yine siyah renkli pardösüsüyle, ilk cumhurreislerimizin heybetli duruşlarını hatırlatan çemenci de ilkbaharda çıkagelenlerdendir. Havalar iyice ısınınca bu kıyafetin yerini açık renkli yazlık fötr, kısa kollu işliğinin üzerine geçirilmiş aynı tondaki yelek alırdı. Değişmeyen tek şey karizmasıydı. Hanımların “Tokatlı gelmiş!” diye birbirlerine muştuladıkları bu adam, tekerlek olarak kullandığı dört metal bilye dışında bütün aksamı ahşap olan zarif arasını T şeklindeki direksiyonla önüne katarak idare ederdi. Bir anda etrafını saran müşterilerin sahanlarına çemen koymak için arabanın üzerindeki beyaz örtüyü kaldırdığında sokak çemen kokusuna doyardı. Gayet zarif terazisiyle, herkesin istediği ölçüde tarttığı çemenleri tahta kaşığıyla sahanlara dağıtırdı. Ürününü satmak için bağırırken çemen kelimesinin ikinci hecesindeki “e” harfini uzatarak “yumuşak ge”li bir geçişin ardından “ı”ya dönüştürmesine vurgun olmayan yok gibiydi; neticede, “Taze Tokat çemeni geldi” diye kısa bir giriş yaptığı cümlesini “çemeeeeeeğğğğıııııın” diye tamamlardı. Mahalleye en son ne zaman geldiğini hatırlamıyorum, ama sattığı çemenlerin lezzetini bırakın Sivas’ta, Tokat’ta bile bulabilmiş değilim. Bir gün bir sucukçu esnafına, eski sucukların tadını bugün neden bulamadığımızı sorduğumda, verdiği “eski et, eski soğan, eski baharat kaldı mı ki?” cevabını düşününce birçok soru aydınlanıyor zira.

Yine yaz aylarının en mühim satıcılarından birisi de kınacı idi. Seyrek kır sakalı, çekik gözü ve başındaki takkesiyle Tatar satıcılarını andıran Kınacı Emmi’nin yaylana yaylana biraz da aksayarak yürümesi, hususiyetinin ana çizgilerini belirlemekteydi. Fiziki görünümü ve karakter yapısından mülhem, sokağımızdaki birisine “kınacı” lakabı takılmıştı. Kadınların kaldırım sefasının başladığı dakikada peyda olan bu kurnaz amcanın karşı cinstekilerle muhabbetten ne derece haz duyduğu, gülerken daha da küçülen gözlerinden okunurdu. Kendisine müstehzi gülücükler dağıtan kadınları görünce yelkenleri suya indirir, bir şekilde tedarik ettiği helkeyi veya beş kiloluk boş yağ tenekesini ters çevirerek üzerine oturur, sırtından indirdiği naylon işlemeli çantasının içindeki naylonlara sarılmış ilkel kına paketlerini mağrur bir şekilde orta yere dökerdi. Şimdi düşünüyorum da meramı sadece kına satmak değildi bu ihtiyarın, zira sabahın dokuzunda kurduğu tezgâhını kaldırması bazen ikindiyi bulurdu. Kim bilir belki de evinde bulamadığı saadeti başka ortamlarda aramakta; maddiyatının veya yaşının elvermemesinden dolayı kahvehaneye gidemediği için kadınların sokak muhabbetine yaslanmaktaydı. Etrafında kümelenen kadınların maskarası haline geldiğinin belki de bizden daha fazla farkındaydı. Kınacının hayran olduğum nidasında öne çıkan husus ise, kına kelimesinin ikinci hecesindeki “a”yı çaktırmadan “o”ya dönüştürdükten sonra ikinci kına kelimesinin ilk harfini aniden bu “o”ya yapıştırarak “kınaaaaoooog” şeklinde bir şey çıkarmasıydı. Kınacı sokağın en sık ziyaretçilerinden birisiydi. Sünnet, nişan ya da askere celp zamanlarını hesaba kattığını zannetmiyorum, gelişigüzel bir takvimi vardı, dedim ya maksadı sadece ticaret ve maişet değildi. Kendisini son olarak, Yeraltı Camii’nin ittisalindeki tatlı su çeşmesinde “keşik” beklerken gördüm. 1980 veya 81 yılıydı. Sıranın kendisine gelmesini beklerken aniden yere yıkıldı, elindeki beş litrelik boya kovasından bozma beyaz bidonu bir tarafa savuldu. Güçlükle kaldırdılar, yarılan başından sızan kanlar yüzünü doldurmuştu. Konuşmuyor, hissiz bir şekilde etrafa bakınıyordu; iki kişi koluna girip götürdüler, akıbetini bilmiyorum. O dönemde zaten hayli düşük olan yaş ortalaması dikkate alınırsa halen yaşıyor olma ihtimali çok düşük. Allah taksiratını affeylesin.

Yaz mevsiminin en sıcak günlerinden birisinde erken saatlerde sokak, “Kalaycılar gelmiş” avazıyla çalkalanır. Kadınlar birbirlerine haber veriyorlar:

– Nereye konmuşlar?

– Sert mahmıtlıların apartumanının dibine!

– Bıldırki yerine he mi?

Apartman dediğim, bir bodrum ile bir düzayak ve bir de onun üzerine çıkılmış toplam iki buçuk kattan ibaret bir yapı. Muhtemelen Adapazarı-İstanbul bölgesinden gelen üç-beş kişilik kalaycı ailesi bu apartmanın gölgesine derme çatma bir çadır kurar, küçük bir çukurda ateşlerini yakar ve kalaylanacak kapları beklerdi. Sokağın bu köşesi o gün sabah ezanından akşamın alacakaranlığına kadar onlara tahsis edilmiştir. Evlerden gelen bakır tava, tencere, saplı, bakraç, sini, tepsi, kahve cezvesi ve hatta bulgur kazanları bir dağ oluşturur, bacağının birini kıçının altına alıp diğerini alabildiğine uzatarak yarım bağdaş kurmuş kalaycıların elinde parlamayı beklerdi. Çocuklara da yeni bir seyrangâh çıkmıştır. “Atelyeden mütekait” Bekir Emmi, işçilik günlerindeki ustabaşılığını burada da konuşturur; bir yandan mahallelinin kap-kacağının adamakıllı kalaylanması için kalaycılara talimat yağdırır, diğer yandan da sıradaki eşyayı onlara uzatarak yarenlik yapar. Esmer suratları isten iyice kararan kalaycılar, biraz önce yeşile çalan yüzeyleri ışıltılı bir parlaklık kazanan bakır kaplar arasında daha korkunç bir görünüm alır, ama işlerine dört elle sarılan tavırları ve güzel Türkçeleriyle söyledikleri şarkılarıyla sempatik birer kişiliğe bürünürlerdi. Akşam olunca “ırâzıbazarlığı, üç aşşa-beş yukarı” anlaşılır, paraları toplayan kalaycı aile bir yıl sonra gelmek üzere sokağı terk ederdi. Bakır kapların mutfağımızdan peyderpey uzaklaşmasıyla kalaycıların sesi de sokakta ender duyulmaya başladı ve nihayet kayboldular. Şimdilerde Süleymaniye’de Helvai Yakup Baba Türbesi’nin önünden geçerken, bunun tam karşısındaki bir dükkançeye sığınmış kalaycıya atf-ı nazar edip, sokağımızın ışıltılı ve revnâk günlerini tahassürden kendimi alamıyorum.

Esmer suratlı satıcılardan bahis açılmışken, sokağın renk hareketliliğini zirveye çıkaran bohçacıların zikredilmesi elzemdir. “İstanbul başı” tesmiye edilen şekilde bağlanmış tülbendi, renkli ve geniş şalvarı, vücudunun üst tarafının hatlarını belirgin biçimde resmeden dar bluzlarıyla dikkat çeken bu seyyar esnafın, biteviye çiklet çiğnemeye ara vererek tiz sesleriyle “Bohçacı geldi hanııııııım” diye seslenişleri kimin hafızasında yer etmemiştir ki? Genellikle üç beş kişi dolaşan bohçacı kadınların, kültürel açıdan bize çok uzak memleketlerden gelmelerine rağmen sokağımızdaki hemcinsleriyle kaynaşmaları hiç zor olmazdı. Gözlerine kestirdikleri bir hanenin kapı eşiğine çöker, biraz yüz buldular mı destursuz mestursuz içeri dalarlardı. Sokağın diğer sakinleri de gönüllü gönülsüz aynı hanede cem olurlardı. Daha ilkokula bile başlamamış kızların çeyizleri için etaminler, kanaviçeler, çarşaflar, nevresimler, pazen ve kadife elbiselikler ve daha pek çok kumaş türü yayılır salonun ortasına. Elli liradan başlayan fiyatlar bir de bakmışsınız ki beşe kadar düşmüş. Nişanlı kızlar müstakbel evlerinin örtülerini hazırlarken, taze gelinler de eksiklerini tamamlar. “Çok düşünme ablam be ya, al şunu” diyerek kafasına, döşüne neresine gelirse fırlatır. Bohçacı malını satıvermek için samimiyet kurmak ister, güya evin körpe kızından su, ayran vs. ister. Annesine de “Güzel ablam benim, başkasına bu fiyata vermem bakasın a!” türünden klişelerle türlü şirinliklerde bulunur. Bohçacının gelişine en çok orloncu sevinirdi. Zira bohçacıdan alınanları işlemek için kuka, oya boncuğu, şiş, tığ, dantel ipliği vs. satacaktır.

Sabahın erken saatlerinde sokağı yoklayanlardan birisi de simitçidir. Gırtlağı yırtılırcasına çıkan “Taazeeey kazan simiydiiiiii, simiyyyt yiyeeeyyn” avazına kimse mukabelede bulunmaz. Belli ki acemi, zira alıcısı bol yerleri henüz bilmiyor; zaten başı ile başının üstündeki tepsinin arasına peşkir de koymamış. Neyse ki mahallenin umur-dîde abilerinden birisi hatırı kalmasın diye bir tane aldıktan sonra “Git yavrum, çarşıda, statta, istasyonda sat, burada sana ekmek çıkmaz” telkininde bulunur. Öğüdünü alan simitçi, arkasına bile bakmadan Stad’a gitmek üzere Aluntabak yoluna revan olur. Çekirdekçi biraz daha kurnaz ve iş bilir cinstendir; çünkü öğleden sonra zuhur eder. Hedef kitlesi kaldırım sefası erbabı ya da Eskiköylülerin yüksek bahçe duvarının gölgesinde ip atlayan veya çizgi oynayan kızlar:

– Bardağı kaç para?

– İki buçuk.

– Olmaz, öteki oğlan ikiye veriyordu.

– Onun bardağı küçüktür abla.

Pazarlık bir şekilde tamamlanır. Çekirdeğin tadından ve sıkletinden memnuniyet hâsıl olduysa, çekirdekçiye her gün gelmesi önerilir.

Bazen tane, bazen de dilim usulüyle ayva satanlar gibi daha ziyade okul önlerinde arz-ı endam eden alıç satıcıları da, kimi zaman rızkını sokakta arardı. Birer boncuk gibi ipe dizildikten sonra değneğe sarılmış alıç tanelerinin göz alıcılığına mağlup olan çocukların annelerini güç bela ikna ederek “bir bağ” alarak boyunlarına geçirdikleri alıçları ağız tadıyla yiyebilen nadir bulunurdu. Zira elli taneden bir iki tanesi kurtsuz çıkarsa ne alâ. Hele ısırıldığında yarım bir kurtla karşılaşanın vay haline.

Evleri aydınlatmada kullanılan gaz lambalarının aparatlarını satan “Hacı Mıstafa” sokağa erken saatlerde sessizce giriş yapar, boş arsadaki söğüt dalının altındaki taşa oturarak tezgâhını kurardı. Onun bağırıp çağırmakla işi olmaz; zira müşterisi bellidir ve geleceği dakkayı bilirler. Sokakta hemen her evin alacağı bir şeyler vardır Hacı’nın heybesinde. Lamba için gaz, armudi şişe ve fitil. Evde olsa bile yedeğini alırlar Hacı’dan. Siyah uzun sakallı hacının şişeyi “pöf”leyip buharlaştırdıktan sonra yumuşak bezle parlatması en görülesi manzaralardan birisiydi. Çakmaktaşı, ayakkabı bağı, karasakız, bit ilacı ve ispirto da satardı. İki gözlü heybesine bu kadar çeşitli ürünü kırıp dökmeden sığdırması şayan-ı hayretti doğrusu.

Sokağın resmî ziyaretçileri de vardır. Haftanın beş günü uğrayan postacının pazartesi gelişi daha bir anlamlıdır. Arabistan’daki, Almanya’daki beyinden, İstanbul’daki oğlundan, askerdeki yavuklusundan mektup bekleyenler o gün daha bir heyecanlıdır. Beklediği zarfa kavuşanlar postacının eline ya harçlık sıkıştırır veya evinde kocası, oğlu, damadı için sakladığı çoraplardan bir çiftini kahverengi çantanın kapağından içeri sokar. Bazı açıkgöz veletler ise postacıdan kaptıkları zarfları sahibine vererek müjdelik ister, parayı kaptığı gibi doğru bakkala, gazoza yatırır. Resmî ziyaretçiler arasında, suyu sık sık kesilen veya kesilmediği zamanlarda ha bire ayağı tıkanan sokak çeşmesini “hâle yola koymak” üzere teşrif eden “belediyeciler”in de zikredilmesi gerekir. Kazma, kürek, merdiven ve metal halattan ibaret alet edevatıyla Osmanlı dönemi tulumbacılarını hatırlatan belediyecilerin ulaşım vasıtaları yoktu. Yorgun argın ve asık suratlarla sokağa giriş yapan ekibin, meseleyi çözdükten sonraki kasıntılı hallerini en muzaffer ordunun neferlerinde göremezdiniz. İçlerinde iri cüsseli, her mevsimde gömleğinin en az dört düğmesi açık, kırmızı ablak suratına pek de yakışan pos bıyıklı olanın sokaktan çıkarken attığı sert bakışı, Tosun Paşa filminin “küçük enişte” karakterine tıpatıp uyan kısa boylunun “Çeşmede az yün yıkayın! Yediğiniz çekirdeğin kabuğunu ızgaraya atmayın kardeşim!” yollu fırçasında anlamını bulurdu.

Çocuk seslerine, ezan nidasına, bahçelerdeki meyve ağaçlarına tünemiş kuşların cıvıltısına eşlik eden, mevsime ve saate göre farklı tonlarda ve türlerde yükselen satıcıların avazları, sokağın melodisine renk katardı. Sokağın gezici esnafı, takvimden ve saatten haberdar ederdi. Örneğin hızarcılar ve pancarcılar kışın yaklaştığını, bileyiciler kurban bayramının eli kulağında olduğunu, kınacı ve bohçacı düğün mevsimini, saç kılı topladığını bildiğim ama hangi isimle anıldığını kestiremediğim esnaf ise ilkbaharın kapıda olduğunu hatırlatırdı. Hurdacıyla yapılan alışveriş çok kârlı geçmese de bilvesile bahar temizliğine katkıda bulunmuş olurdu.Satıcıların hizmet erbabı olarak mahalleliye karşı beslediği sorumluluk hissi ve mahalleli ile olan dostane diyalogları, onları uzaktan gözlemleyen çocukların zihnine kazındığı için bu ilişkiler bütününün eğitici bir yönü de vardı. Yazın güneşin hararetinden, kışın zemherinin ayazından kavrulan; yağmura ve çamura meydan okuyarak maişet macerasına düşen satıcılar, çocuklara gayrı resmi usulle hayat bilgisi aşıladıklarını müdrik olmasalar da, sokağın çocukları çoluk çocuğa karıştıklarında onlar sayesinde ne kadar sağlam bir zeminde yetiştiklerini idrak edeceklerdi.

Hayat Ağacı dergisi 24. Sayı, 2014

PAYLAŞ