Sivas’tan Yükselen Güneş Mevlana Şemseddin-İ Sıvasî

0

 Sivas’tan Yükselen Güneş

   MEVLANA ŞEMSEDDİN-İ SIVASÎ

Alper Sılığ

İlahi bir aşkın tecelligahıdır, Sivas. Bir aşk vuslatının sona erdiği ve yeniden daha kuvvetlendiği diyardır Sivas. Böyle yüce bir zatı yetiştiren topraklarda olmanın getirdiği muhabbet elbette ki değil sayfalara kitaplara bile sığmayacaktır. Ancak kendi nasibimizce anlayacağız ve yaşayacağız, Şems’i ve onunla anlamlanan Sivas’ı.

“Bir acep sevdaya düştü tutuşur ‘Şemsî’ müdam/ Hakk’a makbul olmak ister halka menfur olmadan” (Bir acayip aşka düştü tutuşur Şemsî her an / Hakk’a makbul olmak ister halktan nefret bulmadan.)

Böylesine büyük bir velinin hem ahfadı, hem de hemşerisi olmak bana saadet ve huzur vermiştir. Ancak bu yazının hazırlanmasında da o denli endişeye kapıldım. Zira “Edep Ya Hu” kelamına binaen, kendisine “güneş” denecek denli büyük bir zat hakkında yazmanın büyük sorumluluğunu hissediyorum. Nice kelamla tarife imkân olmayan bu yüce aşk insanını her türlü eksiklik ve aczime rağmen tanıtmaya çalışacağım. Hatalarım affoluna.

ŞEMS-İ  SIVASΠ (ŞEYH  ŞEMS-İD-DİN  AHMED  EBU’S-SENÂ) HAZRETLERİNİN HAYATI ve  ŞECERESİ:

“Kara Şems”  ve  “Şems-i Azîz”   adları ile de bilinen Şems-i Sıvasî Hazretleri, 1517 ( H. 924) yılında Zile’de doğmuş, 1597 ( H. 1006 ) yılında Sivas’ta vefât etmiştir. Türbesi Sivas’ta, Meydan Câmii avlusundadır.  Hazret-i Şems’in asıl adı Ahmed, künyesi Eb’is-sena, lakabı Şems-id-din’ dir. Şiirlerinde “Şemsî” mahlâsını kullanmıştır. Esmer oluşundan dolayı, belki de Ak Şemseddin Hazretlerinden ayırd etmek için, “Kara Şemis” diye de bilinmiştir. Türk tasavvuf tarihindeki Şems isimli üç büyük veliden biridir ( Diğerleri: Şems-i Tebrizî ve Ak Şemseddin Hazretleri ). Şeyh Müeyyed Efendi, Şeyh Pir Mehmed Efendi ve Hasan Çelebi adlı 3 erkek evladı vardı. Tarikat yolunda kendisini takib eden zatlar Şeyh Müeyyed Efendi sulbünden gelmiştir.

Babası Eş-Şeyh Mehmed Eb’ül Berekât Efendi, annesi Sultan Hatun, dedesi Ârif Efendi, büyük dedesi Hasan Efendi’dir.

Şemseddin-i Sıvasî Hazretleri’nin, Zile’nin Silis karyesinde doğduğu, köklerinin bir koldan Horasan’a diğer bir koldan ise İmam Ali kanalıyla Resulallah’a dayandığı bazı araştırmacılar tarafından bildirilmiş ise de; yeğeni, damadı ve kaim makamı olan Ş. Recebüs Sıvasî’nin Hazret-i Pir’in hayatını kendi ağzından anlatan “Necmül Hüda” adlı kitabında, aile şeceresi bölümünde bu hususta hiçbir bilgi verilmemiştir.

“ALLAHIM, BENI KADILARIN, ZENGINLERIN, ZÂLIMLERIN, AĞYÂRIN VE ETIBBÂNIN KAPILARINA MUHTÂÇ ETME”

Şemseddin-i Sıvasî ilk tahsilini babası ve ağabeyleri yanında gördü. Küçük bir çocuk iken babası tarafından Amasya’ya, babasının şeyhi ve Habib-i Karamanî’nin halifesi olan Şeyh Hacı Hızrül Amasî’nin duasını almak için götürüldü. Hazret-i Şems, “Din ve dünya cihetlerinden ve te’lif ve tasnifden (kitap tertib etmek) neye nâil oldumsa hepsinin bu duanın eseri olduğunu sanıyorum.” buyurmuştur.

Sonraki dönemlerde Zile’de bulunan âlimlerden, ilk tahsiline başladı. Tokat’a ağabeyleri Muharrem ve İbrahim Efendilerin yanına gönderildi. Tokat’ta zamanın âlimlerin­den Arakiyecizade Şemseddin-i Nahavî Efendi’nin derslerinden istifade ederek, aklî ve naklî ilimlerde ileri düzeyde kendini geliştirdi.

Bu tahsilinden hemen sonra yirmili yaşlarında, İstanbul’a gelerek Medâris-i Seman’dan (Fatih Cami yanındaki meşhur sekiz medrese) birinde tahsiline devam edip, müderrislik vazifesi yapmıştır. Burada yaşadığı bir hadiseyi kendisi şöyle anlatır:

“Bir gün Kadıasker Divânı’na gitmiştim. Oraya devam eden kadı ve müderrisleri gördüm ki, ipekli elbiseler giymişler, büyük büyük sarıklar sarmışlar,    geniş sof kumaştan hırkalarını çeke çeke dolaşıyorlar ve onlara kimse iltifât etmiyor, hattâ selâmlarını bile reddetmiyorlardı (karşılık vermiyorlardı). Bu hali görünce oradan hemen geri döndüm, abdestimi tazeleyip Sultan Mehmet Câmii’ne girdim. Hâlî bir köşede namazı kıldıktan sonra her şeyi yakından duyan ve dilekleri kabul eden Rabbime kemâl-i tezellül ve tazarrû’ ile ağlıyarak ‘Allahım beni kadıların, zenginlerin, zâlimlerin, ağyârın ve etıbbânın kapılarına muhtâç etme, beni onlardan müstâğni ve gece gündüz fukarâ ve ahyârla beraber dâima senin kapına devam edenlerden kıl, sana has ve lâyık olan rahmet ve mağfiretinden ihsân et ve her işimde bana doğru yolu hazırla ve göster’ diye yalvardım. Cenâb-ı Hak duamı kabul buyurdu”

İstanbul’dan sonra Şam’a gitmiş ve yaklaşık bir sene sonra hac farizasını da eda ederek, Zile’ye dönmüş, vaazlarına başlamıştır. Bu arada içerisinde hâsıl olan hakikat aşkı arayışının artmasıyla Amasya’ya giderek Ezine Pazarı’nda babasının şeyhi Hacı Hızrül Amâsî halifelerinden Muslihiddin Halife’ye intisap etmiştir. Bir süre sonra şeyhinin vefatıyla  hakikat ehli bir zat aramaya karar vermiştir. Tokat’a ve sonra Zile’ye dönerek tedrise devam etmiştir. Bir süre sonra Tokat’a Şeyh Mustafa El Kırbasi Efendi’ye biat için geldiyse de Mustafa Efendi yaşlılığını öne sürerek bunu kabul etmemiş, kendisine hayır duada bulunup  bir süre tefekkür ettikten sonra, “Allah seni bir kâmilin hizmetine ulaştıracak veyahut bir kâmili altı aya kadar senin terbiye ve irşadın için gönderecektir.” demiştir. 6 ay sonra hocası Arakiyecizade Şemseddin-i Nahavî Efendi, kendisine Şeyh Abdülmecîd Şirvânî isimli bir zatın Tokat’a geldiğini bildirdi. Abdülmecîd Şirvânî kendisini ziyarete gelen Şemseddin-i Sıvasî’ye “Vatanım ve emvalimi terk ile bunca meşakkati senin ahvalin ve terbiyen için ihtiyar ettim.” deyince derhal ona intisap etmiştir. Hazret-i Pir daha sonra intisabını “İbret‑nümâ” adlı eserinde dile getirmiştir: “Tokuz yüz altmış üç içinde Rûm’a/ Kadem basdı fedâ cânum kudûma- Ki ol cümle ulûma mazhar idi/ Sülûk ehline rûşen-rehber idi”

Seyrüsülukunun başlangıcında tam bir teslimiyetle efendisine hizmet eden Hazret-i Pir evvela yaklaşık altı ay boyunca vaaz ve dersleri terk etmiş, yalnızlığa çekilmiştir. Daha sonra şeyhinin emri ile tekrar vaaz ve derslerine devam eden Şemseddin-i Sıvasî kısa zamanda manevi dereceler elde edip kemale ermiştir.

Yaklaşık beş sene süren seyrüsüluku sonunda kendisine hilafet verilmiştir. Ünü çok yayılan Hazret-i Pir, Sivas valisi Hasan Paşa’nın 1564’te inşa ettirdiği Yeni Cami (Meydan Camii) için şeyh ve vaiz olmak üzere bizzat paşa tarafından Sivas’a davet edilmiştir. Şemseddin-i Sıvasî bu daveti, ancak Zile’deki babasının ve Tokat’taki şeyhinin rızasını almak şartıyla kabul edeceğini bildirmiştir. Bu şartının kabul edilmesi üzerine Hasan Paşa, Sivas’a yerleşen Hazret-i Pir’e Paşabostanı denen ve içinde su gözeleri kaynayan bahçeyi hediye etmiştir. Hazret-i Şems, burada bir ev ve dergâh inşa ettirmiş, Meydan Camii’nde vaaz ve nasihatle iştigal etmiş, taliplerini irşad etmiştir.

“DOKUZ GÖĞÜN GÜNEŞİ PARILDAYARAK BATTI”

Şems-i Sıvasî Hazretleri, III.  Sultan Mehmed’in Eğri Gazası’na, çok ilerlemiş yaşına rağmen, iştirake karar vermiş;  yakınlarının ricalarına rağmen hazırlıklarını tamamlamıştır. Padişahın kendisini sefere davet etmek için gönderdiği kapucubaşı,  onu sefere hazır vaziyette bulunca hayrete düşmüştür.  Şems Hazretleri, yanına yakınlarını ve Sivas’ta medfun Abd-ül Vehhâb Gâzi’nin sancağını da alarak İstanbul’a gelmiş,  Üsküdar’da henüz genç bir zât olan Pir Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri tarafından,  İstanbul’da da padişâh tarafından hürmet ve ikrâmla karşılanmış, padişâh ile uzun bir süre sohbet etmişlerdir. Padişah, kendisini sefere davet için gönderdiği kapucubaşının onu sefer için yola çıkmaya hazır halde bulduğunu,  sefer edileceğini davetten önce bildiği gibi bu işin sonucunu da bileceğini belirterek hayırlı bir haber olup olmadığını sorunca,  Şems-i Sıvasî Hazretleri : “ Mâlûmunuz ola ki,  Eğri zaferi biraz zahmet çektikten sonra müyesser olacak…” müjdesini vermiştir. Gazaya padişahın yanında iştirak etmiştir. Öngördüğü gibi gazanın ilk safhalarında ordu bozguna uğramış fakat Pir’in padişahı ve askerleri teşvikiyle nihayet zafer kazanılmıştır.

Eğri Gazası’ndan sonra padişahın, İstanbul’da kalması için ricasını kabul etmeyerek ona, halka adaletle ve ihsanla davranması ve memleketi mamur kılması yolunda nasihatler vererek ayrılmıştır.  Savaşın ve kışın etkisi ile Sivas’a çok zayıf olarak dönen Şems-i Sıvasî,   bir süre sonra, “ saîd,  hamîd,  râzî ve marzî “  olarak Rabbi’ne rücû’ eylemiştir. En son sözleri:  “ İnni veccehtü vechiye lillezi fetaressemâvâtı vel’arda haniyfen ve mâ ene minelmüşrikîn  “( En’am, 79) (Bâtıl akidelerden arınıp, yeri ve gökleri yaratanın vahdâniyetini tasdîk ederek O’na yöneldim. Ben  müşriklerden  de  değilim.)  olmuştur.

Vefâtından  önce  yazdığı  veda  kıtası  şöyledir:

Rıhlete  azm  eyledik  yârâna  bizden  çok  selâm,

Hayr  ile  yâd  eyliyen  ihvâna  bizden  çok  selâm,

Şemsî    tulundı  diyü  unutmasın  ihvân-ı  din,

Kabrimi  şâd  eyleyen  hullâna  bizden  çok  selâm.

(Göçmeye  niyyet  ettik  dostlara  bizden  çok  selâm

Hayr  ile  yâd  eyleyen  kardeşlere  bizden  çok  selâm,

Güneş  (Şems)  batıyor  diye  unutmasın  dindaşlarım,

Kabrimi  şenlendiren  dostlara  bizden  çok  selâm).

Vefâtı  için  düşülmüş tarihlerden biri:

Kadriyâ  târih-i  fevtini  didüm

Nüh  felek  Şemsi  tolandı  nûr  ile

( Ey  Kadrî,  vefât  tarihini  şöyle  dedim, Dokuz  Göğün  Güneşi  ( Şems’i)  parıldayarak  battı).

Künbedi için düşülmüş bir tarih:

Şehr-i Sıvâs içre cânâ işbudur

Şeyh Şemseddin Kutb’un meşhedi,

Dedi Fevrî künbedi târihini,

Nurla  olsun  musaffâ  merkadi

(Sıvas  şehri  içinde  ey  dost  işte  burası

 Kutb  Şeyh  Şemseddin’in  şehâdet  yeridir,

 Fevrî  bu  künbetin  (türbenin)  târihini  şöyle  dedi,

 Nûr  ile  sâf  ve  pâk  olsun  bu  uyku  yeri).

Cenâze  namazı Recebüs Sıvasî Hazretleri tarafından kıldırılmış, musallâdan  başlar  üzerinde  getirilip, Hasan  Paşa  Câmii’nin (Meydan Cami)  avlusundaki  kabr-i  şerîfine  defnolunmuştur. Hazret, hayattayken buradan her geçişinde  dua  edermiş. Recebüs Sıvasî bir gün  kendisine, “Efendim, siz  her  ne  vakit  buradan  geçerseniz  durup  dua  ediyorsunuz, kim  için  dua  ediyorsunuz?”  diye  sormuş. Cevâben: “Bu  yeri  bana  kabir  olmak  üzere  hîbe  etmesini  câmi  sahibinden  istemiştim.  Hîbe ettiler.”  buyurmuş. Dediği gibi olmuş.  Vefâtından üç sene sonra üzerine çok güzel kârgir bir kubbe yapılmış. Cenaze namazına altmış bin kişinin katıldığı söylenmektedir.

TAASSUB EHLİ KARŞISINDA SIVASÎLER

“Necmül Hüda” ve “Hediyyetül İhvan” adlı eserlerde belirtildiğine göre Hazret-i Pir Şemseddin-i Sıvasî ömrü süresince yirmiyi aşkın dervişine hilafet vermiştir.

En önemli halifesi, büyük ağabeyi şeyh Muharrem Efendi’nin oğlu, “Şeyhî” mahlasıyla tanınan Hazreti Pir Abdulmecid-i Sıvasî’dir. Şeyh Şirvanî’nin vefat ettiği gün doğmuştur. Hazret-i Pir bunu mühim bir işaret olarak kabul edip kendisine, Şeyh Şirvanî’nin hayır ve bereketi mazhar olması dileğiyle Abdülmecid ismini vermiştir. Büyük bir ilim ve irfan sahibi olan Abdulmecid Sıvasî süluku nihayetinde efendisi Şemseddin-i Sıvasî’ye benzemiş hatta görenler ve vaazını işitenler bunu tasdik etmekten geri durmamışlardır. Önemine binaen bu zat hakkında bazı bilgiler vermek yerinde olacaktır:

Pir Abdulmecid-i Sıvasî Hazretleri ile yeğeni ve kaimmakamı Pir Abdül Ehadi Nuri Hazretleri Halvetiyye-i Şemsiyye’yi İstanbul’a taşımışlar ve Pir Abdulmecid Sivasi Hazretleri Sivasiyye şubesini,Pir Abdulehad Nuri Hazretleride Nuriyye şubesini tesis etmişlerdir. Zamanlarında Kadızadeliler denilen aşırı taassub ehlinin zihniyet ve etkilerine karşı büyük bir mücadele vermişlerdir. Kadızadeliler yalnız dini ilimlerin öğretilmesi, akli ilimlerin okutulmaması, hiçbir şekilde musikiye yer verilmemesi, hatta ezanın bile makamsız okunması, camilerin birden fazla minarelerinin yıkılması gibi zorlamalar yanında Peygamberimiz’in anne ve babasının haşa küfr üzere öldüğü gibi iddialarda bulunuyorlardı. Bu karanlık zihniyetle Pir Abdülmecid-i Sıvasî Hazretleri ve Pir Abdül Ehadi Nuri Hazretleri yıllarca mücadele etmişler ve devrin padişahlarını da Kadızadelilerin zararlı fikirlerine karşı ikna etmişlerdir. Ayrıca tarikat ve tasavvuf yoluyla pek çok taşkın fikrin de yayılmasına engel olmuşlardır.Pir Abdulmecid-i Sıvasî Hazretleri ve Pir Abdül Ehad Nuri Hazretlerinin türbeleri İstanbul’da Eyüp Nişancası’ndadır. Son derece tarihi ve tasavvufi önemi olan bu zatların teferruatlı hayat hikâyeleri ayrı bir çalışma konusudur.

CİSMİ, GÖVDESİ KÜÇÜK, KADRİ ÇOK BÜYÜK

Hazret-i Pir’in şahsiyeti, evsaf ve ahlakını, yeğeni ve Sıvasî büyüklerinden Receb üs Sıvasî “Necmül Hüda” adlı eserinde (s:54–55) şöyle anlatır:

“Hazret tab’an kerim, uysal, mülayim, taassuptan azade, kalbi kaviyy ve cesur, sureti ve siyreti güzeldi. Fakir ve zayıfların yardımcısı, yetim ve dul kadınların hamisi, düşmüşlerin ilticagahı, eli açık, açları doyurur, nimeti bol, kerem ve atası mebzul, minnet ve şükran istemeden kerem ve ihsan ederdi. Affı, edebi, hayâyı, sahayı, ihsanı ve misafiri çok severdi. Daima hayır ve hasenat eder, kalbi tahir, temiz, sadrı salim, sinesi pak idi. Halim, selimdi. Asla gazap etmezdi. Cismi, gövdesi küçük, kadri çok büyük, bedeni zayıf fakat sıhhatli, himmetli, kastı yüce, şeci ve bahadır idi.

İlim, salah, takva ve irfan ile şöhret bulmuştu. Lisanı fasih (açık, düzgün, kaideye uygun), nazmı beliğ ve mukteza-yı hale muvafık, edası telmihli (nükteli), işaretleri telvihli, müzeyyen ve kinayeli, ehl-i lisan ve sahib-i beyan idi. Rum’da, Şam’da, Hicaz’da kürsü ve minberde akranına faik olmuştu. (…) Hazret çok mütevazı idi. Büyüğe hürmet, küçüğe şefkat gösterir, özürleri kabul eder, nasihatleri dinlerdi. Asla kibirlenmez, hiçbir vakit kimseyi burunlamaz, istihkar etmezdi. ‘Av bulunmayan orman, güzel bulunmayan köy olmaz’ derlerdi. Gariplere iltifat eder, güler yüz gösterirdi.”

GÜNÜMÜZDE ŞEMSİ SIVASİ AİLESİNDEN BİLİNENLER

Hazret-i Pir’in günümüzde de pek çok ahfadı mevcuttur. Güneren’ler, Özgüneş’ler, Ertekin’ler, Kiper’ler, Karaşemis’ler, Uluocak’lar ilk akla gelenlerdir.

Güneren ailesinin yaşayan büyüklerinden Dr. M. Fatih Güneren Beyefendi’den ve hazırladığı soykütüğünden, benim de babaanne tarafımdan mensubu bulunduğum koca Sivasi ailesi ve Sivasîlik hakkında pek çok bilgiyi öğrenme fırsatım oldu.

ESERLERİ

Hazret-i Pir Şemseddin-i Sıvasî tasavvuf ve dini ağırlıklı olmak üzere 30’dan fazla eser vermiş büyük bir müelliftir. Bilinen manzum eserleri şunlardır:

Divan-ı Şemsî, Süleymâniye, İrşâdü’l-Avam, İbret-nümâ, Mevlid, Gülşen-âbâd (Diğer adı Bahârü’s-Sûfiyye), Heşt Behişt,  Mir’âtü’l-Ahlâk, Menâkıb-ı İmam-ı A’zam, Terceme-i Kaside-i Bürde, Menâsik-i Hac, Pend-Nâme, Terceme-i Mantıku’t-Tayr-ı Şeyh Attâr.

Mensur Eserleri:

Menâkıb-ı Cihâr-yâr-ı Güzîn, Nakdü’l-Hâtır, Emr-i İlâhî ve Hüccet-i İlâhî, Umdetü’l-Edîb fi’t-Ta’allümi ve’t-Te’dîb, Şerh-i Gazeliyyât-ı Sultan Murâd-ı Sâlis, Şerh-i Gazel-i Mevlâna, Şerh-i Terceme-i Evcibe Ali bin Ebî Tâlib li-Es’ileti Kümeyl bin Ziyâd, Dâiretü’l-Usûl, Hallü Ma’âkıdi’l-Kavâ’id, Zübdetü’l-Esrâr fî-Şerhi Muhtasari’l-Menâr

SİVAS’TAKİ ŞEMSİYYE DERGÂHI

Sivas’ta Güdük Minare yanındaki Şemsiyye dergâhı aynı zamanda Şeyh Müeyyed Efendi sulbünden gelen postnişin zevatın ikametgâhları da idi. Tekke ve zaviyeler kapanıp, aile de Sivas dışına gitmek zorunda kalınca bu bina bakımsız kalmıştır. Eski eserleri koruma çerçevesinde restorasyonu da kararlaştırılmış olan binanın önce yan cephesinin orta kısmı yıkılarak araya kargir bir bina inşa edilmiş. 1990’lı yıllarda geri kalan kısımlar da yıkılıp yerlerine apartmanlar inşa edilmiştir.

SON SÖZ

Öyle bir halden diğerine savuruyor ki Sivas’ın yeli insanı; kişi ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırıp kalıyor. Öylesine cevherlerle mühürlenmiş ki bağrı, “şehirlerin anası” diyesi geliyor insanın. Böylesine doğurgan, böylesine verimli toprağında “Güneşi”ni tazim etmek borcundadır her Sivaslı, her gönül ehli kişi. Hazret-i Pir Şemseddin-i Sivasî, sadece Sivas’ın değil tüm âlemin güneşi… Sanki tüm arifler tüm âşıklar yer bulmuşlar onda ve yaşayan bir suret gibi daima hayatta… Kimi zaman Yunus, kimi zaman Mevlana… Devran eden bir aşk debdebesi… Hazret-i Pir’i anlatmak için hangi kelam kâfi gelecektir ki?

Aşkına yanmada iken gönüller, huzurunda dinmek diler fırtınalarımız. Sen ki “güneş”sin, sen ki merhamet, sen ki muhabbet kapısısın… Aşkınla kavuran güneşsin sen, güneşten koruyan “şemsiye”sin. Sen ki aşkımızın, baharımızın, toyumuzun, yasımızın, Sivas’ımızın Mevlana Şemseddin-i Sivasî’sisin. Himmetlerin üzerimize sayeban(şemsiye) olsun.

TEŞEKKÜR

Bu dosyanın hazırlanmasında maddi manevi katkılarını esirgemeyen Sayın Dr. Fatih Güneren Beyefendi’ye, Sayın Es Seyyid Eş Şeyh Baki Baba Es Sivasi Eş Şirini’ye, kaynaklarından istifade ettiğim Sayın Prof. Dr. Hasan Aksoy Beyefendi’ye, kıymetli arkadaşım Çağrı Toğa Beyefendi’ye, İstanbul Sivasî Türbeleri Derneği yöneticisi Mustafa Toprak Beyefendi’ye, çok değerli kardeşim Sefa Yıldız Beyefendi’ye ve kıymetli arkadaşım Murat Dağlıbey Beyefendi’ye teşekkürlerimi bir borç bilirim

Yararlandığım Kaynaklar:

Dr. Fatih Güneren, Sivasi İlahiler

Prof. Dr. Hasan Aksoy, Şemseddin-i Sivasi: Hayatı, Şahsiyeti, Tarikati, Eserleri, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt IX/2 1-43 s. ARALIK 2005, SİVAS

Dr. Fatih Güneren, Sivasi Şiirleri

Dr. Fatih Güneren, Necmül Hüda

Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi (Çağrı Toğa kitaplığı)

Ailemden aldığım bilgiler

KUTU

“GÜZELE BAKMAK DEĞİL, GÜZEL BAKMAK…”

Sivasiyye yolunun son temsilcisi Es Seyyid Eş Şeyh Baki Baba Es Sivasi Eş Şirini, Sivasiyye’yi; diğer tarikatlar karşısındaki durumunu şöyle anlatıyor:

Turuk-u Halvetiyye’nin dört ana kolu var: Ruşeniyye, Cemaliyye, Ahmediyye ve Şemsiyyedir. Cerrahiyye Halvetiyye’nin orta kolu olan Ahmediyye’nin bir şubesidir. Sivasîyye dördüncü kol olan Şemsiyye’nin bir şubesidir. Zamanında Sivasilerden hem de Sertariki olan Şeyh Abdullah Efendi’nin mahdumu Sertarikzade Şeyh Mehmed Emin Efendi Cerrahi tekkesine gider ve oranın dördüncü postnişini olur ve bu hazret Zekai Dede’nin, Hacı Arif Bey’in de musikide üstadlarıdır. Yıllar sonra da Şirin Baba, Hazret-i Resulallah’ın emr-i maneviyyesi ile Sivasî Tekkesi’ne gönderilir. Cerrahi Tekkesi’nden ayrıldıktan sonra Sivasî Tekkesi’nde hizmete ve irşada başlar.

Bizler tamamıyla Hazret-i Pir’in manevi rehberliğiyle insanlara hizmete layık olmaya çalışan hizmetkârlarız. “Bütün dava aşktır, bütün âlemler aşk üzerine nizam bulmuş.” buyuruyor Hazret-i Pir Abdulmecid Sivasî sultanım. Tarikatların doğuşu tamamıyla Allaha yakın olmak ve Allah aşkını yaşamak yani “Kendini bilen Rabbini bilir.” düsturudur. Hazret-i Mevlana’nın buyurduğu gibi, “Gel ne olursan ol yine gel, bizim kapımız ümitsizlik kapısı değil.” Eğer her şeye “Hak gözü ile” bakarsak zaten çirkin, kötü diye bir şey kalmaz. Her şeyin başı aşktır, önce insan sevecek. İnsanları korkutmamak lazım, müjdeleyici olmak lazım, kolaylaştırıcı olmak lazım. İnsan önce sevmeli; sevmezse riyakâr olur, severse fedakâr olur. Sevmeyen de feda etmez kendini. Tarikatta da sevmek şarttır.

Hazret-i Resullullah Efendimizin yaşantısına bakın, hep zahmet. “Hiçbir peygamber benim gibi zahmet çekmemiştir.” buyuruyor. Onların görevleri çok zordur, çünkü peygamberlik çok büyük bir mesuliyet ama Efendimizin hayatına bakılırsa yapılan tüm hakaretlere, iftiralara, kötü sözlere hep susmuştur ve hep ümmetini düşünmüştür. Bu sebeple de tarikatta da edep çok mühimdir. “Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü” der Hazret-i Yunus. Bu yüzden her şeyi hoş görmeliyiz. Kusur aramamalıyız, affedici olmalıyız. Bunlar çok önemlidir; bu şöyledir, bu böyledir dememeliyiz. Çünkü tek yargı sahibi vardır, o da Yüce Allah’tır. Bizler sadece doğruya kılavuzlamaya çalışırız ama kabul eder, etmez o kişinin kendi bileceğidir. Çünkü hesabını bize değil Allah’a verecektir.

Efendimize de Rabbulalemin olan Allah şöyle buyurmuyor mu? “Ya Muhammed, iman etsinler diye neredeyse canını vereceksin. Biz seni ancak ve ancak tebliğ için yolladık, hidayet benim katımda.” Peki, putperestin, mecusinin, ateistin rızkını veren Allah ise biz nasıl yargılarız? İhsanı, iman etmeyene de veriyor ama hesabını görecek odur, ayrı mesele. Yani işin sırrı edepte… Âşık olan güzel bakar, güzel görür, güzel şeyler yapar. Güzele bakmak diye bir tabir var; hayır, güzel bakmaktır o. Allah buyuruyor ki, “Âlemlere sığmadım, bir mümin kulumun kalbine sığdım.” Yani asıl Kâbe, gönüldür. Orayı tavaf etmek lazım. Hazret-i Yunus’un buyurduğu gibi “Bir gönül yıktın ise o kıldığın namaz değil” Bütün dava insandır ve insana çok büyük değer verilmiştir. Hazret-i Allah ayetinde buyuruyor ya, “Dağa taşa yükledik, dağ taş kaldırmadı, insana yükledik” Demek ki insan bu emaneti kaldıran en kıymetli varlıktır yaratılanların içerisinde. Yine bir ayetinde, “Biz insanı en güzel şekilde halkettik.” buyuruyor. İnsan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Bu tabii ki insana da çok büyük sorumluluk getirmektedir.

Tarikatlarda kişinin olgunlaşması için seyrüsuluk yaşaması lazımdır, yani olgunlaşmak için merhale kat etmesi lazımdır. Yol almada düsturlar çok önemlidir. Bunu da Hünkâr Hacı Bektaş-i Veli Sultanımız çok güzel ifade etmiştir: “Eline, beline, diline, eşine, işine, aşına sahip ol.” Tarikatlar Efendimizin zamanında yoktu, daha sonra çıktı. Tarikatlarden Nakşibendiyye Tarikati hariç hepsi İmam Ali (KV) efendimize  dayanır. Oradan Hasan ul Basri Hazretlerinden günümüze kadar uzanır. Halveti tarikatı da Turuk-u Aliyedendir ve tarikatlarda Pençe-i Ali Aba olan;Hazreti Muhammed Mustafa (SAV),Hazreti Fatımatüz Zehra,İmam Ali (KV),İmam Hasan ül Mücteba,İmam Hüseyin Şahı Şehidi Kerbelaya yani Ehl-i beyte iman etmek ve onlara değer vermek çok önem taşımaktadır. Ömer Hayyam bir şiirinde şöyle diyor: “Severim her güzeli Ya Rab, senden eserdir diye.”

Hayat Ağacı dergisi 10. Sayı, 2008

PAYLAŞ