O Saat

0

O  SAAT, … ŞEHRİNİN, …MAHALLESİNDE BÜYÜMENİN ÖNEMİ

Müfit Günay

“Mahalle” deyince aklıma hemen kendi çocukluğum ve ilk gençliğimin geçtiği bir doğu kentindeki mahallem gelir. Bir de Orhan Kemal’in “Arkadaş Islıkları” romanındaki mahalle… Onlar, şimdikilerden farklı olarak 12–13 yaşından sonra da kapı önüne çıkılan mahallelerdi. Büyük kentlerde artık mahallelerin yerini siteler,  sonu “evleri” takısıyla biten konut projeleri almaya başladı. İnsanlar gruplar halinde başkalarından, bireyler olarak da birbirlerinden uzaklaşıyor. Ülkeler arasında sınırlar kalkarken ve en uzak mesafeler bile kısalırken biz en yakınımızdakilerden uzaklaşmaya başladık. Bu hep yinelenen ve yinelendikçe kendini hem yaşatan hem de sorgulattıran  “Eski bayramlar başkaydı!” masalı gibi de değil, gerçekten uzaklaşıyoruz.

Yıllar önce Ankara’da, halen oturduğumuz apartmanda, pencereden beni şaşkınlığa uğratan bir olaya tanık olmuştum. Karşımızdaki dairede oturan aile tatile çıkıyordu. Valizlerini arabaya koymuşlardı ve kendileri de arabaya yerleştiler. Karı koca, bir genç kız ve ondan birkaç yaş küçük kız kardeşi. Hareket edeceklerini sanıyordum ki,   küçük kız arabadan indi, elindeki bir tas suyu arabanın arkasına boca ettikten sonra koşarak tekrar arabadaki yerini aldı ve yola koyuldular. Arkalarından su dökme işini de kendileri üstlenmişlerdi.

  Oysa eski mahallelerde böyle bir sahneyle karşılaşabilir miydiniz? Bir kere mahallenin kendine has bir havası olurdu. Birbirine çok daha yakın olan komşuları olurdu, güzeli olurdu, yakışıklısı olurdu; kabadayısı, kırıkçısı, çıkıkçısı, iğnecisi, evde kalmışı, bazen delisi, iyi top oynayanı, bir de genellikle en namussuzlar tarafından savunulan bir namusu olurdu.

  Benim evim iki mahalleye birden bakıyordu.  Kapımızın hemen karşısında küçük fıskiyeli havuzu, caddeye paralel duran, menekşelerle bezenmiş uzunlamasına bahçesiyle karakol vardı.  Yanında Ziya Gökalp İlkokulu, onun yanında Kız Meslek Lisesi -o zamanki adıyla Kız Enstitüsü-, biraz arkasında Atatürk Ortaokulu ve okulun karşısında Verem Savaş Dispanseri… Kız Enstitüsünün karşısında askerlik şubesi, biraz ilerisinde Göğüs Hastalıkları Hastanesi…  Yan komşumuz nikâh memuru Hacı Rahmi Efendi’ydi. Diğer yanda nüfus müdürü, biraz yukarda bir avukat, daha sonra bir başka avukat vardı. Evimizin üç ev ötesinde hala görüştüğüm arkadaşım Doğanların evi vardı.  Hacı Rahmi’nin yanındaki evde de Erhan ve Gürhan kardeşler oturuyordu.  Doğan ODTÜ’yü bitirdi, inşaat mühendisi oldu. Erhan’ın kaymakam olduğunu duymuştum, Gürhan’ın da eczacı…

ERMENİLER: ŞU ESKİ KOMŞULAR…

Bir de arka mahallemiz vardı. Ermeni yapısı üç katlı cumbalı evimizin taşlığı büyükçeydi -ya da çocuk gözüyle bana öyle gelirdi- bir bahçeye açılırdı. Ev yapılırken güvenlik kaygısıyla olsa gerek, evin katları arasında gizli geçişler ve alt kata -örneğin kömürlükle banyo arasına- dehlizler eklenmişti. Kardeşimle buraları ilk keşfettiğimizde çok eğlenmiş sonra alışmıştık. Bahçe kapısı ise dar bir sokak üzerinde biçimsiz yamuk yumuk evlerin sıralandığı arka mahalleye bakardı. Saten önlüğünü zorlayan kalçalarıyla her adım atışında insanı yüreğini hoplatan Fatma’nın babası uzatmalı çavuş;  en samimi arkadaşlarımdan biri olan Osman’ın babası temizlik işçisi -o zamanki adıyla çöpçü- Ragıp Efendi;  mesleği babadan oğula sürdüren su tesisatçısı Ermeni aile; inşaat işçisi Ömer Usta ve ailesi; Bekçi Ziya ve ailesi burada oturuyordu. Arka mahallede oturanlardan Ermeni ailenin dışındakilerin hepsi aslen rençberdi. Belki bu nedenle de kentteki zanaatkârların çoğunun Ermeni olması hiç de şaşırtıcı değildi. O dönemde Seran Teyze gibi; arkadaşlarım Sirop, Kirkor, Dikran, Hırant gibi Ermeni hemşerilerimin Fransa’ya, Amerika’ya ya da başka dış ülkelere hızlı göçü de başlamamıştı. Öylesine iç içe bir yaşam vardı ki, mahalleli; Hacı İhsan Emmi’nin oğlu Tevfik’le Ermeni kızı Alis’in aşkı konusunda, belki sonunun gelmeyeceğini bilmenin hüznüyle de karışık değerli bir kristal eşyayı kollar gibi bir tavır içindeydi. Ancak bu hoşgörü ne yazık daha sonra devam etmedi. Komşu kentin takımıyla yapılan bir futbol karşılaşmasının ardından onlarca kişinin ölmesi üzerine kentte başlayan protesto gösterileri, fırsatçıların ve tahrikçilerin de çabasıyla, kısa sürede Kayseri asıllı esnafla beraber bu vatandaşlarımızdan bazılarının da dükkânlarının yağmalanmasına dönüşmüştü.

İKİ MAHALLE, İKİ DÜNYA

Ben iki mahalle ile de ilişkiliydim, ancak tahsil hayatım içerisinde ön mahallenin ağırlığı elbette tartışılmazdı. Burası birçok kurumuyla sanki Cumhuriyeti temsil ediyordu.   Sokaktan gelip geçen insanları seyretme imkânı da bir başka avantajlı tarafıydı. “Sokaktan gelip geçenler” dediysem, öylesine değil. Bir kere bu sokak cadde gibi bir sokaktı. Kentin asıl yerleşim bölgesiyle çarşı tabir edilen ekonomik faaliyet alanı ve resmi daireler bölgesini bağlayan bir geçiş yeriydi ve öğrencilerle memurların ana güzergâhlarından biriydi. İşçi sendikaları güçlenmeye başlamış olsa da memur olmak o zaman hâlâ itibarını koruyordu. O nedenle memurlar biraz havalı olurdu.  Babaların bir derece yükselmiş olması- Şimdi sanırım bir sinema bileti parasına bile tekabül etmiyor- çocuklar arasında övünç vesilesi olarak anlatılmaya değer bir konuydu. Ama bu memurlardan bir tanesi vardı ki unutmak mümkün değil. Bu gelin adayı genç bir öğretmendi. Evinden okuluna yürüdüğünde o bölgede hayat sanki sekteye uğrardı. Kuşkusuz talibi çoktu, ancak muhtemelen ailesi tarafından tespit edilmiş bir başlık parası vardı ve anlaşılan bu miktar bu havalı hanımın daha uzun yıllar tek başına yürümesine neden olacak kadar yüksekti.

O zaman kentteki başlıca sanayi kuruluşu sayılabilecek demiryolları işletmesine (cer atölyesi) gidecek işçileri sabahın beşinde çalan ve tüm kentte duyulan bir siren sesi uyarırdı. Halk arasında bu sirenin adı “atölye borusu” idi. Demiryolcular: Demiryolları işletmesinde çalışan işçilerin halk arasındaki adı da buydu, her zaman aceleciydiler. Geç kalanlara yevmiye kesintisi cezası verildiğinden sabahın köründe sigaralarından hızlı nefesler çekiştirerek işe koşuştururlardı. Onların çocukları bir yandan babalarının devlette çalışmasının güvencesi içindeydi ki bu duyguyu, daha çok annelerinin mahallede komşu kadınlar arasında hayat pahalılığından yakınır gibi yaparken, “Ya maaşı, belli bir işi olmayanlar ne yapsın kardeş, Allah onlara yardım etsin!” yollu övünmelerinden almış olmaları büyük olasılıktı. Diğer yandan da nihayetinde cer atölyesindeki işçilerin çocukları olmanın ezikliğindeydiler. Bu durum yansımasını özellikle ilkokuldaki okul sıralarında da bulur, işçi çocukları işsiz ya da seyyar satıcı ve küçük esnaf çocuklarından yukarda, memur ve tüccar çocuklarından aşağıda bir yerde olduklarını hissederlerdi.

CAMLARI TAŞLANMAYA EN UYGUN EVDE OTURAN ADAMIN OĞLU OLMAK…

Bir de benim gibi babası gazeteci olan nadir örnekler vardı. Kente yayın yaşamını değişik isimler altında, ancak aşağı yukarı aynı patronlar yönetiminde uzun yıllardır sürdüren biri sağ diğeri sol eğilimli iki yerel gazete vardı. O zamanki yasaya göre-belki hâlâ da öyledir- bir gazetenin yayın yaşamına son verdikten sonra tekrar çıktığında yeniden ilan alabilmesi için iki yıl kesintisiz olarak yayımlanması zorunluluğu vardı. Gazete sahiplerinin bozulan ortaklıklarıyla sona eren ve aynı isimlerin birkaçının tekrar bir araya gelmesiyle yayın yaşamlarına yeniden başlamak durumundaki gazetelerden sağ eğilimli olan, gerekli yerlerden her türlü kolaylığı görürken diğer gazete için bunun tam tersi söz konusuydu. Babam da sola meyilli olduğundan Türkiye’de her zaman ve her yerde olduğu gibi orada da zor durumda kalan ve bir gazeteci olarak devlet ricalinin soğuk; hala azımsanamayacak yoğunluktaki Alevi kesimin ise sıcak baktığı, kentte camları taşlanmaya en uygun evde oturan bir Anadolu aydınıydı. Babamla ayaküstü sohbetlerine tanık olduğum doktor, avukat arkadaşlarının hiçbirinin onun sayısı on bini bulan kitaplarına dair bir şey sormamasına, ancak hemen hepsinin babamın Erdek’teki evini hatırlamasına şaşırırdım. Yıllar sonra yüksek eğitimimi tamamlayıp kentte döndüğümde kısa bir süre ben de bu sol eğilimli gazetede sorumlu müdür olarak çalışmış ve gazete manşetindeki dizgiden kaynaklandığı zor eğitilen bir insan tarafından bile kolayca anlaşılabilecek bir harf hatası yüzünden yargılanmış, ertelense de üç aylık bir cezaya çarptırılmış,  “Yargı bağımsızdır ve saygı duyulmalıdır!” gibi cümlelere fazlaca güvenilmemesi gerektiğini de öğrenmiştim. Savunma yapmama bile izin verilmemişti.

Altmışlı yıllarda Çetin Altan İşçi Partisi temsilcisi olarak kente gelip konuşma yaptığında,   “Bir meşin top 60 papel, işçi kardeş sen bunu alabilir misin?” diye bağırırken dinleyenler arasında atölye işçilerinden ve çocuklarından kaç tanesi vardı, bilemem. Ama o zamanın köhnemiş yöntemleriyle aç, gerçekten sefil üç beş kişiye, “Yuuhh, komünist!” diye bağırttıklarını ve küçük taş parçacıkları attırdıklarını dün gibi hatırlıyorum. Birkaç yıl sonra komşu ilde yapılan ve öğretmen sendika örgütlerinin birleşmesine yönelik toplantı sırasında bir caminin ve bazı derneklerin bombalanması ve bir sinemanın ateşe verilmesiyle yöntemlerin hızla geliştiğine tanık olacak, yıllar sonra da bu yakma geleneğinin acısını kentimizin bizzat yaşadığını görecektik.

Çetin Altan konuşmasını bitirip giriş katındaki bir odadan ibaret olan parti binasına döndüğünde ondan imza almak isterken küçük bedenim kalabalıkta az kalsın eziliyordu. Yani seveni de çoktu doğrusu. 15 milletvekili çıkarmışlardı zaten.

NE YIKABİLDİLER, NE DE…

Mahalleden kabadayılar da geçerdi. Bazılarının yeni yetme oğulları da, şimdi “bodyguard” denilen o zamanki adıyla “fedailer” eşliğinde kız gezdirirdi. Bir gün sokakta  “O gazinoyu açarsak oluk şeklinde para kazanırız.” diyen bir külhanbeyin bunları söylerken iki eliyle de bir oluk oluşturmaya çalıştığına tanık olmuştum. Komikti. Bu insanlar geceleri iki atın çektiği faytonlarda rakı içerek kenti turladıklarında âlem yaptıklarını anlardınız. 70’li yılların başında bu faytonların yerini yan sanayileriyle birlikte Murat124 taksileri aldı. Faytonlar kadar havadar olmasa da en azından taksiye binmiş oluyordu âlemciler. Murat 124 şoförüyle birlikte kiralanır; şoför de âleme katılır ve şaşmaz biçimde bütün şoförler, içtikten sonra daha iyi araba kullandıklarını söylerdi.  Kabadayı ve külhanbeyi geçinenlerin çoğunluğu daha sonra kaba kuvvete ve yok etme dürtüsüne kahramanlık payeleri biçen akımlara kapılarak savrulup gittiler.

Sevgisini bile “Senin için dünyanın en güzel romanını yazarım!” ya da “ En güzel bestesini yaparım!” vaadiyle değil de “Dünyayı yıkarım, her şeyi yakarım!” tehditkârlığıyla dile getirmeye koşullandırılmış bireylerin toplumunda bu tür insanların gidecekleri adres başka neresi olabilirdi ki?..

“PATLICAN KAÇAYMIŞ, FASULYA KAÇAYMIŞ?..”

Mahallenin olmazsa olmazı ise kuşkusuz seyyar satıcılardı. Bir demir çubuğa dizilmiş koyun ayaklarını “Davar paçaları var davar, davar!” diye satan kör paçacı,  üst üste söylendiğinde başka çağrışımlara yol açan “Kilin eyisi!” cıngılıyla geçen kil satıcısı, yine “Eskici!” diye bağıran eskici, yün yatak-yorgan çırpıcısı, sırtında çember biçiminde sarılmış dikenli tellerle “Çekem geldiii çekem!” diye ünleyen lağım açıcısı,  yere düşen bir sebze ya da bozuk parayı almak üzere eğildiğinde arabasını bağladığı kara eşeğiyle ayırmakta güçlük çekeceğiniz kadar benzeşen sebze satıcısı mahallenin devamlı seyyarları arasındaydı. Ancak bunların en ilgi çekici olanı kuşkusuz eşeğiyle büyük benzerlik gösteren sebze satıcısıydı. Bir gün bir teyzenin paranın üzerini vermedi diye eşeğe çıkıştığını, bir başka zaman da bir amcanın eşekle “Na’pacaksın işte hayat gailesi…” diye dertleştiğini hayal meyal hatırlıyorum. Kara eşeğinin çektiği basit arabaya mevsim sebzelerini dolduran bu sebzeci neredeyse her zaman aynı, “Hadi zebzeler, zebzeler, taze sebzeler, biber var, batlıcan var, fasulye var üzüm vaar!” cümlesini bağırarak geçerdi. Sokağın bir yerinde durduğunda başına üşüşen arka mahalleli kadınlar onunla asla doğrudan muhatap olmaz, “Patlıcan kaçaymış, fasulye kaçaymış?” gibi soruları gözlerini kaçırarak havaya sorarlardı. Ayda ya da iki ayda bir gittikleri hamama verdikleri paranın tam karşılığını almak için ne kadar çok keselenir ve  sabunlanırlarsa o kadar geç kirleneceklermiş gibi  saatlerce hamamda kalmaktan yılmayan ve pancar gibi suratlarla hamamdan çıkan bu kadınlara mal satmak da kolay değildi kuşkusuz. Bir kilo patates için bile kıran kırana pazarlık kaçınılmazdı.

“HELE ŞU AMCANA BİR SÖV BAKAYIM OĞLUM!”

Ancak mahallesiz yetişenleri şansız bulduğumu söylemeliyim. Şimdi büyük kentlerdeki yüksek apartmanlarda yıllarca birbirlerini tanımadan dip dibe yaşayan ailelerdeki çocuklar herhalde bizim annemizin babamızın komşulara, mahalle sakinlerine, onların çocuklarına ve yakınlarına ilişkin görüşlerini dinlerken hayata dair gerçek düşüncelerini öğrendiğimiz bir sahneden yoksundurlar. Zenginlik, fakirlik, asalet, sonradan görmelik, kabalık, incelik,  güzellik gibi konularda denetimsiz bir heyecanla ve hazırlıksız konuşmak, nutuk çeker gibi konuşmaktan farklıdır ne de olsa.

Bütün yakası açılmamış küfürleri, aşık oyununu,  bilye oyunlarının tümünü, dik duvar, kuyu vb. hep arka mahallede öğrendim. Hâlâ küfürlü konuşurum. Çocukluk zamanımızda altı yedi yaşındaki oğlunu mahallede gezdirirken arkadaşıyla karşılaşan genç bir babayla arkadaşı arasında neredeyse değişmez bir diyalog gerçekleşirdi. Babanın oğluna,“Şu amcana bir söv bakalım.” talimatıyla alttan alttan bakan çocuk, ağız dolusu küfürleri peş peşe sıralar; iki genç adamın kaba gülüşlerinin ardından sövülen amcanın, çocuğu harçlıkla ödüllendirmesiyle ritüel sona ererdi.

Çocukların, “ ‘Kulhuyu’, ‘süphanekeyi’ biliyor musun, akşam namazı kaç rekât, mesh etmek ne demek?” gibi sorularla din bilgisi konusunda birbirlerini imtihan ettikleri yer de yine mahalleydi. Yeşile boyalı bir kapı görürseniz orada hacca gitmiş biri var, demekti.

Ön mahallede giderek yok olmaya başlayan adetler arka mahallede aynen sürüyordu. Çocuklar ellerindeki çubuklara taktıkları “giliklere” yenilerini eklemek, şeker ya da mendil, hatta para toplamak üzere kapı kapı dolaşırdı. İnsanların çalınan kapıları açma gelenekleri vardı. Kurban Bayramları burada daha şenlikli olur, gerçekten bayram gibi yaşanırdı. Bir Kurban Bayramı’nda Osmanların evindeydim. Kerpiç, iki göz, yıkıldı yıkılacak bir ev… Tabanı toprak, bazı yerlere ucuz kilimler atılmış, eşya denilebilecek bir şeye rastlamanın zor olduğu, oturma odasında sadece kilimli bir sedirin, diğer odada bir tel dolapla gazocağı ve toplanıp üstüne konulmuş yer yataklarıyla eski, büyücek bir sandığın bulunduğu yer, ne kadar olursa işte öyle bir ev…  Yemek masası yere serili eprimiş kirli bir örtüden ibaret… Kurban kesen mahalleliden gelen etleri sobanın üzerine yapıştırıp, pişenleri büyük bir iştahla yiyorlardı. Osman sevinçli bir sesle, “Yesene!” diye bana da bir parça uzatmıştı. “Ben sevmem, yemek istemiyorum.” demiştim. Büyük bir şaşkınlıkla, “Et yenmez mi la!” deyişini dün gibi hatırlıyorum.

RUHUMUN GİTTİĞİ YER

Eski zaman mahalleleri biraz da insanların birbirini denetlediği, dedikodusunu yaptığı, gıpta ettiği, örnek aldığı, bazen de desteklediği dev bir podyum gibiydi. “Sonra millet ne der? ya da âleme rezil oluruz.” kaygılarındaki “millet”, “âlem” kuşkusuz mahalleydi. O zamanlar mahallede iyi bilinmek evlenme adayı bir genç kız için bir referanstı. Keza damat adayı için de.  Ancak, iyi aile çocuklarının kapıcı çocuklarıyla tanışmaya başladığı Ankara, İstanbul gibi kentlerdekinden farklı olarak mahalle sakinlerinin ekonomik ve toplumsal konumları arasında öyle pek büyük uçurumlar açılmadığından mahallenin, örneğin benim üzerimde, dışardan  ortaokul bitirme sınavına gireceği zaman ders verdiğim ve ders aldığım  Meliha ablanın, sözünde durmaya çalışmanın, biraz alıngan ve ayrıca edepli olmanın ve vefa duygusu taşımanın dışında, çok önemli  bir  etkisi oldu mu bilemem. Yine de bir kokuda, bir seste, bir gölgede, bir ışıkta, bir rüzgârda, bir tipide, bir gazel yığınında, ruhumun süratle oraya gittiğini biliyorum. Ama bu, başka bir şey. Oradaki arkadaşlarımla sık olmasa da hâlâ görüşüyorum ve onları çok seviyorum. Zamanı 30 sene geriye almak mümkün olsa, bazen tıraş olmak için de gittiğimiz gençlik berberimiz Murat’ın dükkânında olmayı ve Ahmet’le, Salih’le Sabahattin’le, Kaptan’la çaylarımızı içip siyasetten,  futboldan ve kızlardan konuşmayı çok isterdim.

Son gittiğimde kentteki üniversitenin görünürde büyük değişiklikler yarattığına tanık oldum. Üniversitenin etkisi alttaki kent dokusuna nüfuz etmese de günlük yaşam fotoğrafı eskisi gibi değil.  Daha renkli ve kalabalık bir fotoğraf, diyelim.

Türkiye’deki en çok göç veren illerden birinde yer alan eski mahallemin yıllar önce ortadan kalktığını biliyorum. Önce evler yıkılıp yerine yenileri yapıldı.  Ön mahalle de yurt dışından gelen biraz paralı köylülerle doldu. Eğitim ve ekonomik olanaklar için İstanbul, Ankara ve Antalya başta olmak üzere daha büyük kentlere gidenlerin dışındakiler kentin gelişim istikametindeki yeni yapılara, bilmem ne sitelerine taşındı.  Merkezi ve yerel iktidardan nemalananlar böylelikle gerekli maddi önkoşulları sağladıklarından, şimdi yine bu iktidar odaklarının da marifetiyle onlarca fabrika açılmasına önayak oldular. Büyük kentlerdeki “mersedesliler” kadar sık görülmese de çok şık giyimli, başörtülü mutaassıp bir kesim peyda oldu. Ancak bu kesimin kazandıklarının giyinip gösterdiklerinden çok saklayıp biriktirdiklerinde olduğunu bilmek çok da zor değil. Geleceğe de yol döşüyorlar. Orada kalan, hâlâ görüştüğüm arkadaşlarım birbirlerinden çok gidenlerden etkilenmiş gibi. Herkesi idare eden, yönlendiren görünmez bir el varmış gibi davranıyorlar. Çocuklarını eğitim arenasında yarışa sokmak, sabahları eşleriyle yürümek, rejim yapmak bu görünmez elin onlara yaptırdıklarından bazıları sanki. “Korudukları neler?” derseniz, hemen “Arkadaşlıkları” diyebilirim. Onlar yerleşik. Birbirlerini yıllardır tanıyorlar, birlikte pikniğe gidiyorlar ve banka kredisi için birbirlerine kefil oluyorlar. Bu da az şey değil ki…

———

Hayat Ağacı dergisi 6. Sayı, 2006

PAYLAŞ