İki Köprü Arasında Bin Yıllık Semt: Çayırağzı

0

İKİ KÖPRÜ ARASINDA BİN YILLIK SEMT

ÇAYIRAĞZI

Sivas’ın Kızılırmak’a bakan yüzünde şehir, uçsuz bucaksız çayırlara, tarlalara doğru uzanır; bostanlar, harmanlar mahallelerin içlerine kadar girerdi. Harmançayırı’nda iki yüzden fazla harmanın kurulduğu yıllarda yedi mahallenin halkı; yazları, bostanlarda kurdukları alaçıklara göçer, ılık yaz akşamlarında alaçık komşuluğunun sefasını sürerdi. Uzun kış mevsiminde evlere çekilir, mahalle komşuluğunun dayanışmasını yaşardı.

                                                                                                                 Tekin Şener

Derler ki Timur, Gardaşlar Tepesi’ne gelince Sivas’ı şöyle bir tepeden süzmüş ve ağzından şu sözler dökülmüş: “Aha göründü Sivas’ın bağları, gele gele geldik ki şalgam tarlaları”. Timur’a atfedilen bu sözün tarihi değerinin ötesinde tasvirî bir değeri vardır. Bugün dahi Gardaşlar Tepesi’nden Sivas’a baktığınızda ilk gözünüze çarpan yerler; Paşaçayırı, Harmançayırı ve Çayırağzı’dır. Yani ortasından Kızılırmak’ın geçtiği bostanların, tarlaların ve geniş çayırların uzandığı bir manzara ile karşılaşırsınız, Sivas’a tepeden baktığınız anda…

İşte bu tarlaların, harmanların, bostanların şehrin içine doğru uzandığı ve şehir hayatı ile köy hayatının iç içe geçtiği mahalleler, Sivas’ta Çayırağzı ismiyle anılır. Esasında Çayırağzı bu mahallelerden yalnızca birisidir. Çayırağzı semtinin, aralarında mahalle dokusu ve hayat tarzı bakımından bütünlük bulunan diğer mahalleleri şunlar:  Pulur, Kaleardı, Şeyhçoban, Kızılırmak (Kabalı), Üçlerbey, Yahyabey ve Gök Medrese.

TÜM TARİFLER ÇAYIRAĞZI’NA ÇIKAR

Semtin sınırlarını kabaca şöyle tarif edebiliriz: Kale’nin güney eteklerinden başlar, Ulu Cami’nin güneyinden geçerek doğuda Murdarırmak’a, batıda Cer Atölyesi’ne, güneyde Kızılırmak’a kadar uzanırdı. Eğriköprü ile Kesikköprü arasındaki geniş araziyi Çayırağzı semtinden saymak, en azından onun hinterlandı kabul etmek gerekir. Sühan dergisinin Sivas Özel Sayısı’nda yayımladığı “Beş Harfli İcaz” başlıklı yazısında Yüksel Erol, Çayırağzı için içerinden bir hudut tayini yapıyor. Erol’un, mahallenin yerlisi olduğunu ispat edercesine mevki ve kişi isimleriyle koordinatlandırdığı bu tarifine bir göz atalım:

“Çayırağzı Mahallesi denince Sivaslılar mevki tayini konusunda sıkıntı yaşamayacaklardır. Bununla beraber Çayırağzı’nı kendi içinde sınırlara bölen evler, dükkânlar, çeşmeler ve camiler vardır ve bunlarla ilgili malumatü’l-hudud cetveli yazılı değil, sözlüdür. 1984 ile 1995 yılları arasında cari olan sınırları arz ediyorum: Mahkeme Çarşısı’ndan Pulur’a ve Gök Medrese’ye  inen yollar üzerinden 3 dakika mesafe; Örtmeli, Hoca Hüssam, Kale Camileri( Kaleboyu’nda) hattının güneyi; Cavit Ağa’nın Konak, Sınıkçı Badili’nin Evi, Baydağın Bakkalı, Muhtar Zomzom’un  oğlunun iktidar bölgesinden itibaren başlayıp  Mısmılırmak Sıçancık toplanma yeri (Bugünkü Oto Terminali’nin bulunduğu bölge ) ve “eskiden şehre gelen yolcuların mola verip hayvanlarını suladıkları, çevresindeki söğüt ağaçlarının gölgesinde dinlendikleri, çobanların sırayla peş peşe dizili yalak taşlarında sığırlarını suladıkları, mahallelinin sonbahar mevsiminde buğday yıkayıp, kazanlarla bulgur kaynatarak yakınındaki setende yarma, bulgur döğdüğü; Çayırağzı Mahallesi’nin bitimi ile tarla ve bostanların başladığı yerde zamana karşı direnerek asırlarca insanlara hizmet sunan “Yazıpınarı” ile mahdut bölge. Yukarıdaki sınırlara mutlaka itirazlar olacaktır, bu itirazlara Şeriye Sicilleri nokta-i nazarından yakalaşanlar dahi olmuştur!

Ama tüm tarifler Çayırağzı’na çıkar!”

ÇAYGARA, ALAÇIK, TIĞ… BİR DE ATELYE BORUSU

Hudutları dâhilinde Gök Medrese gibi bir abide bulunan ve Sivas’ın en eski semtlerinden olduğu şüphe götürmeyen Çayırağzı, son 20–25 yıla kadar esas olarak tarım ve hayvancılıkla geçinen, köy hayatının şehir hayatıyla ilginç bir sentezine sahne olan bir semtti. Bu durumu görüştüğümüz tüm Çayırağzılılar bilhassa belirttiler. Çayırağzı’nı oluşturan mahallelerde sosyal hayat, tarlaların ekim ve hasadına veya bostanlardaki sebzelerin olgunlaşma vakitlerine, ayrıca Atelye borusunun mesainin başladığını ve bittiğini duyuran ötüşlerine göre ayarlanıyor; komşuluk ilişkileri, mahalle dokusu buna göre gelişiyormuş. Şu an İl Halk Kütüphanesi müdürlüğü görevini yürüten İsmet Kömürlüğlu, Çayırağzı’nın yerli ailelerinden Kömürlüzadeler’e mensup. İsmet Bey, Çayırağzı’nda yakın zamanlara kadar süren ekonomik ve sosyal işleyişle ilgili şunları anlattı: “Eğriköprü ile Kesikköprü arasındaki geniş arazi, Çayırağzı ahalisinin bağı, bahçesi, tarlası idi. İki köprü arası halen ziraata açıktır. Buralarda yazlık evler ve bahçeler giderek artıyor.

Güneyden başlayıp Kızılırmak’a uzanan dört ana yol vardır: ‘Cehrilik’, Murdarırmak’ın kıyısından, Kızılırmak’a kadar uzanır. Orta yol ya da Kör yol, Kızılırmak’a çıkmazdı. Kıyı yol demiryoluna paralel giderdi Tahta köprü üzerinden geçilir, Paşaçayırı’na uzanırdı.

Hayvancılık yaygın olarak yapılırdı. Bugün Kent Ormanı’nın bulunduğu Gardaşlar mevkii, semtin yaylım alanıydı. Sığır Yazı Pınarı’nda toplanır, ‘bayır’a giderdi. Nisan ayından, ekinler biçilinceye kadar sürüler bayırda kalırdı.

Ahali daha çok tarımla geçinirdi. Harmançayırı’nda 200’ün üzerinde harman olurdu. Ekseriyetle buğday, arpa ve yulaf ekilirdi. Sivas’a traktörü ilk getirenler de Çayırağzılı Taşçı Nuri Emmi, Zulumların Bekir ve Kömürlerin Fikret idi. Ayrıca bostancılık da yapılırdı ki halen bostanlar mevcuttur. Lahana, salatalık, şalgam, turp, patates, fasulye, kabak en çok ekilen sebzelerdi. Sebzelerin olgunlaştığı vakitlerde bostana göçülür, alaçık yapılırdı. Dört ana direk üzerine -bunlardan ikisi dikili ağaç olabilirdi- çirpilerden bir tavan atılır, taban ve etrafı tahtalarla kapatılarak yazlık barınak meydana getirilir ve buna alaçık denirdi. Bostana göçenler bir de ‘çaygara’ yaparlardı. Çaygara, dört beş merdivenle inilen, içinden kaynak suyu çıkan geniş bir kuyu idi. Bundan içme suyu değil, kullanma suyu temin edilirdi. Bostana göçülmeden evvel suyun ağzı temizlenir, merdiven elden geçirilir, hazırlanırdı. Harmançayırı’nda akşama kadar döven sürüldükten sonra, gece yarısına kadar da tığ savrulurdu. Bunun için kolla çevrilen ‘savrum makinesi’ kullanılırdı. ‘Çöllo’ diye tanınan bir kişinin on iki saat aralıksız savrum makinesinin kolunu çevirdiği anlatılır. Çec (tahıl yığını) gece yarısı mühürlenir, böylece bir hırsızlık olup olmadığı anlaşılırdı. Hırsızlık hadisesine pek rastlanmazdı.

Çayırağzı’ndaki yedi mahallede 1975’e kadar bir tane kahve yoktu. Büyükler, Mahkeme Çarşısı’ndaki ‘Asım’ın oğlu’nun Kahvesi’ne uğrarlar, orada birbirlerini görürlerdi. Tarım ve hayvancılıktan başka Çayırağzı’nda çarıkçılar, sobacılar, yaprakçılar, tıktıkçılar, bıçakçılar ve çekemler de vardı. Çekem, kanalizasyon tesisatı yapan kişilere denirdi.”

APARTMANI VE TÜCCARI OLMAYAN MAHALLE

Kızılırmak Mahallesi’nin 24 yıllık muhtarı Mustafa Organ anlatıyor: “Dedemin babası bu mahallede doğmuş; 170–180 senedir Çayırağzılıyız. 1980’lere kadar mahallenin aşağı yukarı yarısı çiftçilikle geçinirdi. Çiftçilik ve hayvancılık… 80’den sonra şehirleşme hareketleri başladı. Bostanlar Murdarırmak’tan sulanırdı. Su kirlenince, sıhhi sebeplerden ötürü Murdarırmak’tan sulamak yasaklandı. Kuyular filan açıldıysa da tarım git gide zorlaştı. Hayvanların yaylım alanları, meralar da küçülünce millet bu işleri bırakıp ticarete filan başladı. Devlet işlerine girmeye baktılar. Hâlâ rençberlik yapanlar var; 15–20 aile bu şekilde geçinir. Demiryolları Fabrikası’nın iyi çalıştığı yıllarda, her sokaktan 5–6 kişi fabrikada çalışırdı. Fabrikanın boşalması aşağı yukarı 45 dakika sürerdi.  Atelye’de çalışanların haricinde bir miktar da esnaf vardı. Ben ilk muhtarlık yaptığım Çayırağzı için, ‘apartmanı ve tüccarı olmayan mahalle’ derdim. 90’lara kadar benim mahallemde apartman yoktu. Hâlen de Sivas’ta en çok fakiri olan mahallenin muhtarıyım. Bugün burada üç bin kişi yaşıyor, büyük kısmı fakirdir…

Eskiden su tesisatı yoktu, ırmak suyu kullanılırdı. Irmağın suyu ‘pöhrek’ tabir edilen toprak borularla dağıtılırdı. Pöhreklerin arızalarına ‘çekem’ denilen ustalar bakardı. Çekemler genelde Çayırağzılıydılar ve yüzde doksanı Alevi’ydi. Mesela Çekem Salih’i, Çekem Muharrem’i herkes tanırdı. Bizim mahallemizdeki Aleviler Sivas’ın yerlileriydi. Eskiden 70–80 hane vardılar, şimdi pek kalmadılar. Ekseriyetle İstanbul’a göçtüler. Mahallemizin yerlisi pek kalmadı zaten; köyden çok göç aldı. Bugün bizim mahallede 800 hane varsa, bunun 700ü köylüdür. Mahallemizin en iyi tarafı şudur ki: Gece kapını açık bırakıp yatsan emniyet içinde uyuyabilirsin. Hırsızlık vesaire gibi şeyler burada pek olmaz. Mahalleli birbirine sahip çıkar, komşusunun evine göz kulak olur. Mahalleye yeni taşınanlar da uyum gösterirler…”

KIRKLAR PINARI VE HARMANÇAYIRI

Çayırağzı muhitinden yetişen önemli bir yazar olan İbrahim Yasak, Sühan dergisi’nin Sivas sayısında, çocukluğundaki Çayırağzı’nı anlatmış. Semtte son yıllarda yaşanan değişimle ilgili değerli ipuçlarının bulunduğu, “Çocukluğumun Mekânları” başlıklı yazıdaki şu satırlar dikkat çekici:

“Çocukluk günlerimizin önemli bir bölümü; her ne kadar İmaret Sokağı’nda oturuyor olsak da, bize çok da uzak olmayan daha doğrusu mahallemiz sayılan Kırklar Pınarı civarındaki Har                  mançayırı’nda geçerdi. Harmançayırı, Çayırağzı’nın önemli ve merkezi yerlerinden biriydi o günlerde. Bir tarafı, bugünkü Yenişehir kavşağından Şeyhçoban Caddesi’ne diğer tarafı ise Migros’a kadar uzanan kare şeklindeki geniş ve düz bir alanı kapsıyordu.. Bu alan Çayırağzı semtinin harman yeriydi. Güz ayları geldiğinde tarımla uğraşanlar, biçtikleri ekinleri sap arabalarına yükleyerek buraya getirir ve burada düvenlerle ezerek hasadını elde ederlerdi. Biz çocuklar için bu dönem çok eğlenceliydi, düvene binmek için gelirdik. Ortasına sap yığını yapılmış harmanda, düvenin her geçişiyle ezilen buğday ve arpa saplarını izleyerek döner dururduk düvenlerin üzerinde. Bu alanın kuzeydoğu köşesinde, Sivas’ın geleneksel el sanatlarından çubukçuluk mesleğinin öncüsü olan şahsın adıyla anılan Aziz Baba Cami yönündeki çeşme de, Harmançayırı kadar önemliydi. Çeşmenin adı “Yazu Pınarı”ydı. Halk tarafından “yazu” diye adlandırılan tarlalara gidiş yerinin başlangıcında bulunması, atların ve diğer hayvanların “yazu”ya çıkış ve dönüşlerinde sulandıkları yer olması nedeniyle “Yazu Pınarı” denmiş olmalıdır. Tek musluktan bilek kalınlığında su akan bu çeşmenin önünde, ikişer metre uzunluğunda taştan oyulmuş üç tane uzun kürün ile en ucunda da iki metre çapında yine taştan oyulmuş değirmi bir kürün daha bulunmaktaydı. Bu kürünlerin hiç boşaldığını hatırlamıyorum, suları hep üzerinden taşar ve en sondaki yuvarlak küründen de kanalizasyona giderdi. Yine güz aylarında bu çeşmenin etrafına kurulan ocaklardaki büyük kazanlarda pezik turşusu haşlanır, bulgur kaynatılırdı. Hedikler geniş sergiler üzerine yayılarak kurutulur ve sonra da çeşmenin yanındaki, at koşulup çevrilen taş setende bulgur yapılırdı. Setenin yanındaki sohutaşında ise karşılıklı iki ya da üç kişinin birbiri ardınca ve ahenkli bir ritim içerisinde yarma dövmelerini izlerdik. Harmançayırı kaldırılıp buralar meskene açıldığında bu çeşme, Şeyh Erzurumi Türbesi’nin yakınlarına taşındı ama o eski yapısına hiç benzemedi. Ve çevresinde oluşturduğu toplumsal halka da kayboldu.

Yine, Harmançayırı’nın demiryoluna yakın tarafında, bugünkü Üçlerbey Karakolu’nun tam karşısında, büyük ve kalın kavak ağaçlarının altında bir çeşme daha vardı. Bu çeşme çukurdaydı, etrafı taşlarla örülmüş, nerede ise yerin altında kalmıştı. Kuyuyu andıran bir çeşmeydi bu. Buraya Kırklar Pınarı denilirdi. Nenelerimizin söylediğine göre burada kırk tane kız, eşkıya saldırısına uğrayıp şehit olmuş. Yine sonradan öğrendim ki burası, Sivas’ın ilk yerleşim alanı olduğu dönemlerde Aziz Vlas ve müritlerinin kaldığı ve Ermenilerce kutsal sayılan bir çeşme imiş. Zaman zaman kadınların toplu halde gelip ziyaret ettiğini ve suyunun içerisine madeni para ve yumurta bıraktıklarını, onlar gittikten sonra ise para ve yumurtaları alıp yumurta vuruşturduğumuzu hatırlıyorum.

Bir de, birçok evin bahçesinde birer ikişer meyve ağaçları vardı. Meyve ağaçları bizim için önemliydi. Bitişiğimizdeki evi satın alarak him (temel) komşumuz olan ve hepsi yerli olan bu mahalleye yeni taşındıkları için “yeni komşu” diye anılan ve yüz yıl kadar bir zaman geçmesine rağmen yenilikleri eskimeyen “yeni komşu”ların avlusundaki ağaçtan düşürdüğümüz elmaların tadı hala damağımızdadır. El arabası ile her sabah mahalle aralarında ekmek satarak evini geçindiren ihtiyar Hacı Ömer Emmi’nin bahçesinden daracık sokağımıza sarkan çördük ağacından sokağa dökülen çördükleri, “Atelye” borusu ötmeden sabahın erken saatinde kalkıp toplamak da ayrıcalıktı. Mahallemizin tek delisi olan, tüm mahallelinin her sabah ve akşam bulaşıklarını alıp yıkadıkları, bir kova su almak için keşik (sıra) bekleyen kadınların dedikodu ettiği mahalle çeşmesinin karşındaki duvarın dibine oturan ve bildim bileli, rengi güneşten bozararak grileşen siyah gömlek ve şalvardan başka bir şey giymeyen ve hiç kimseye zararı olmayan Deli İlhamigilin bahçesindeki iri ve sulu armutların, Haytaların bahçesindeki elma ve vişnelerin tadını nasıl unuturuz? Hem komşumuz hem akrabamız olan ve bugün hala Sanayi Çarşısı’nda yaptığı bıçaklarla nam yapan İbrahim Argut’ların ve Sivas’ın meşhur bıçakçılarından Erzincanlı Hafız Usta’nın arka bahçesindeki kirazların lezzetini de başka kirazlarda bulmak mümkün müdür? Bilemezdik ki o zamanlar, yeni yapılaşmalarla beton binaların yükseldiği Çayırağzı’nda ne bahçe kalacak ne de meyve ağacı…

Dedemin nüfus cüzdanında İmaret, benimkinde ise Kızılırmak yazan, halkın çoğunun Kurşunlu Hamamı’ndan alt tarafta kalan bölgeye verdiği genel isimle Çağırağzı semtinin nerelerinde neler yaşamadık ki… Pulur Tepesi’nin daracık ve eğri büğrü sokaklarında yaptığımız kavgaları, Büyükbostan’daki toprak sahalarda koşturduğumuz topları, okulun bahçesinde top oynarken her düşüşümde şişen ya da çıkan omuzlarıma ve dirseklerime, annemin elinden tutarak götürdüğü Çaykuşların Nine’nin yaptığı sargıları, leylekler geldiğinde toprak damlara çıkarak yediğimiz baca pilavlarını, karşı komşumuz Kadir Abi ve İsmail Abilerin Tokat’tan getirdikleri Kazova üzümlerini yükleyip, sokak sokak sebze el arabasıyla meyve ve sebze satışına çıkıp satış yapmamızı, akşam yirmi beş kuruşluk madeni parayı avucumuzda sıkı sıkı tutarak, para kazanmanın zevkini unutmak mümkün mü?..”

Tüm bunları unutmak ne mümkün ne de gereklidir. Artık mumla aradığımız “mahalle” denilen hayat ortamının en saf halleriyle yaşandığı Çayırağzı, git gide “betonarme” hayat tarzına teslim oluyor ve karakteri silikleşiyor. İbrahim Yasak’ın ve diğerlerinin anlattığı Çayırağzı bundan sonra sadece hatırlamayı bilen zihinlerde yaşayacak.

PAŞAÇAYIRI’NDA UÇAK ALANI VE HİPODROM

1940’larda Paşaçayırı’nda bir uçak alanı kurulmuştu. Önceleri sivil ulaşım için kullanılan uçak alanı, sonradan askerî amaçlarla da kullanıldı. Bilhassa yaz mevsiminde Türk Tayyare Cemiyeti’nin uçakları gelir, şehrin semalarında gösteri yapardı. Ücret mukabilinde halkı gökyüzünde dolaştırırdı. Sivaslılar bu sayede uçakla o yıllarda tanışmış oldular. Bu gösteriler Kurban Bayramı’na denk getirilir, halkın yardımları ve kurban bağışları sağlanırdı. NATO Havaalanı yapıldıktan sonra Paşaçayırı’ndaki uçak alanı kullanılmamaya başlandı. Şimdilerde uçuş pistinden bir iz yok.

Uçak pistinin yakınlarında 70’li yıllara kadar at yarışları düzenlenirdi. Senede birkaç defa yapılan yarışlara büyük ilgi olurdu. Mahallelerden, at arabalarıyla, kağnılarla yarışları izlemeye gidilir. Gün boyu yarış heyecanı yaşanırdı. Sivaslılar bir gün boyunca hem yarış heyecanını yaşar hem de piknik yaparlardı. O yarışmaları izleyen kalabalığın, bugün Sivasspor maçlarında bile görülmediği söyleniyor.

AH BİLLUR TEPESİ VAH BİLLUR TEPESİ!

Pulur, Kurşunlu Hamam’dan güney istikametinde uzanan, şehir merkezi ile Çayırağzı havalisi arasında geçiş sağlayan bir mahalle.   Mahallenin büyük bölümü şu an imara kapalı ve sit alanı statüsünde. Mamafih bu statü, Pulur’un toprak üzerindeki mimari, kültürel dokusunu korumaya yetmemiş; mahallenin yüksek katlı binalarca işgaline engel olmuş o kadar. Pulur’u beraber gezdiğimiz 80 senelik Pulurlu, Sivas’ın yaşayan en eski terzilerinden Mustafa Akkaya, nokta tayiniyle, mahallesinde ne var ne yok bir bir gösterdi. Daha doğrusu bir zamanlar ne vardı ne yoktu bildirdi. “Burası Aşçı Ömer’in evinin yeri, burası Kemiksizlerin Mustafa Çavuş’un evinin, Pulurlu Hafız’ın babasının evinin yeri, vs.” Mustafa Amca’nın anlattığına göre Pulurlular eskiden beri, mahallelerinin altında bir şehir olduğuna; şehrin çarşıları, caddeleri dükkânları ve bir de billurdan sarayı olduğuna inanırlarmış. Bu öyle şehir efsanesi cinsinden boş bir inanış da değil doğrusu. Şimdilerde izleri kaybolmasına rağmen yerleri mahallelice mâlûm olan yer altına inen demir kapı ve varlığı mahallelice tesbit edilen dehlizler “billur saray” inancını kuvvetlendiriyor. Mustafa Amca’ya kulak verelim: “Pulur’un altına giden dehlizler vardı. Bostanlarımızı sulamak için Murdarırmak’ı bostanlara bağlardık. Su çok zaman bu dehlizlere de akardı. Ama günlerce aktığı halde su dehlizleri dolduramazdı. Bugün hâlâ koca ırmağın nereye gittiğini düşünürüm.” Mustafa Amca bu konuyla ilgili bir de efsane anlattı ki nakletmeden geçemeyeceğim: Efendim Ruslar’ın sıcak denizlere inme rüyasından sonra ikinci bir rüyası daha var imiş; Pulur Tepesi’ni zapt etmek. Sebep, tepenin altındaki, altından tepeleri ele geçirmek. Hatta Cihan Harbi’nde Zara’dan buraya bir yeraltı tüneli kazmışlar da az kalsın bu emellerine nail olacaklarmış. Neyse ki Kızılırmak bu tünelin önünü kesmiş de Ruslar yüz geri dönüvermişler!..  Pulur’un altındaki arkeolojik zenginliğin gün yüzüne çıkması için ciddi çalışmalar gerekiyor. Bu hem mahallenin imar meselesinin halline yol açacak hem de yüzlerce yıldır kafaları kurcalayan istifhamları çözecek.

ŞEHRİN KIYISINDA TARİHİN ÜZERİNDE

Sivas’ı çevreleyen surlar Çayırağzı’nın ortasından geçiyordu. Bugün yol genişletmek veya doğalgaz altyapısı tesis etmek için yapılan kazılar esnasında bu surların kalıntılarına rastlamak mümkün. Ayrıca pek çok apartman hafriyatında da Sivas surlarının kalıntılarına veya zamanı tesbit edilemeyen tarihi yapılara ait temel taşlarına rastlanıyor. Şehir surlarının içinde kalan bölgelerde çok sayıda tarihi mekân mevcut. Bunların başında tabiî ki Gök Medrese geliyor. 20. yy. boyunca geçirdiği restorasyonlarda büyük tahribata uğrayan, Anadolu’nun tek mermer taç kapılı medresesi, Çayırağzı havalisinin tarihin bir döneminde yaşadığı şaşaanın bir timsali gibidir. Bugün onu tamamlayan bir şehir dokusundan; ışıltılı geçmişinin tanığı olan mimari bir çevreden mahrum, tek başına duruyor Gök Medrese, Çayırağzı’nın orta yerinde…

Aziz Vilas’ın, Gök Medrese’nin karşısında olduğuna inanılan mezarı ve erken Hıristiyan döneme ait bir efsanede adı geçen Kırklarpınarı mevkîi, bölgenin Selçuklu öncesi tarihine delâlet ediyor. Bunların haricinde Çayırağzı semtinin belli başlı tarihi mekânları şunlardır:   Aziz Baba Camii (1600’lü yıllardan kalmadır), İmaret Camii (1321), Şeyh Erzurumi Kümbeti, Kerim Çavuş Camii, Ali Çavuş Camii, Şeyhçoban Tekkesi ve çeşmesi, Ahi Emir Kümbeti, Emir Arif Türbesi,  Mûr Ali Baba Tekkesi…

KENTSEL DÖNÜŞÜM VE ÇAYIRAĞZI’NIN SONU

Çayırağzı’ndaki sosyal hayata TCDD’nin Sivas’taki fabrika ve tesislerinin de zaman içerisinde büyük tesiri görüldü. Mahallelerin yakınlarında ve çevrelerinde kurulan bu iş yerlerine, çok sayıda Çayırağzılı işçi yazılmıştı elbette.

Çayırağzı’ndaki mahalle hayatı, sosyal ve ekonomik durum şehrin genelinden hayli geç denebilecek bir zamanda değişmeye başladı. Semtteki değişimin fitilini, 1970’li yılların başında bölgeden Çevre yolunun geçmesinin ateşlediğini söyleyebiliriz. O tarihten itibaren harmanların ve bostanların sayısı giderek azalmaya başladı; hayvancılık git gide geriledi. Ahali, tarım dışı sektörlere yönelmek durumunda kaldı; büyük şehirlere göç hızlandı. 80’lerde, semtin sınırları içerisinde kurulan Yenişehir adlı toplu konut alanı ve Oto terminali, Çayırağzı’nı adeta güneyden çevreledi ve hinterlandı ile bağlantısını iyice azalttı. Bir zamanlar tarla, bostan, mera olarak kullanılan ve büyük ölçüde sulak alan halinde bulunan geniş araziler, şehrin çeşitli ihtiyaçlarına tahsis edildi. Bölgede 70’lerden sonra benzin istasyonları, yüksek öğretim yurtları, Zulumların Mustafa’dan alınan arazi üzerinde kurulan Kömür Tevzii tesisleri, Sivasspor tesisleri, muhtelif oto galerileri, Toptancılar Hali gibi tesisler birbirini izledi. Harmançayırı ve Paşaçayırı, Sivas’ın yükünü, şehir ağırlığını çeken taşıyan kentsel alanlar haline geldi. 90’larla birlikte bölgede apartmanlaşma başladı; TSO binası, Migros gibi yapılar Çayırğazı’nın çehresini epeyce değiştirdi. Bugün, imara kapalı alanlar hariç, bölgenin büyük kısmında yüksek katlı betonarme binalar hızla yayılıyor. Mahalle dokusu giderek kayboluyor. Sivas’ın ve diğer Anadolu şehirlerinin yaşadığı, “beton odaklı şehirleşme” biraz gecikmeli olsa da Çayırağzı’nı da esir almış durumda. Nihayet Çayırağzı da, kendi içine doğru büyüyerek, kalabalık ve karmaşık bir yaşam alanına dönüşüyor.

Hayat Ağacı dergisi 10. Sayı, 2008

PAYLAŞ