İğne ile Yazı Yazmak

0

İĞNE İLE YAZI YAZMAK

Berat Demirci

Nasrettin Hoca diye başladığında bir söz, tebessüme yetiyor. Adam söz hızırı: Darda kalanın imdadına koşuyor; bast-i zaman, tayy-i mekân içimizde yaşayıp gidiyor. Kültürel bir şahsiyet olmak, Nasrettin Hoca gibi bir şey olmaktır. Satırlar arasında bir yerde “İğne üstüne bile bir destan yazılır!” demişim, ağzımdan çıkmış bir kere… Biraz abartmış olabilirim! Destan sözüngelimi; iğne üstüne de yazılabilir demek istemiştim… Okuyucunun böylesi de dostlar başına; hem nazik hem nazenin bir ileti aldım. Doğrudan doğruya emir kipinde değil ama ben sözün zımnında “Yazın da okuyalım!” gibisinden tahrik edici bir eda hissettim. Bir kışkırtıcı ajana mı çattık yoksa. Olsun, yazıyorum!

Söz hızırı yetişti imdada…

Nasrettin Hoca’nın zevcesi ölmüş!

Bilmiyordunuz değil mi? Ben de yeni öğrendim! Eşinin çok gezdiğini, ciğeri yiyip kediye iftira attığını filan biliyordum; ama öldüğünü bilmiyordum. Mizahın ince kıyım endamı, Nasrettin Hoca imalatı olduğunu hissettiriyor. Evet, Hoca’nın evdeşi ölmüş; kızını da kendi yetiştirmek zorunda kalmış. Kız yetişmiş, münasip bir erkişiyle başgöz etmişler. Nasrettin Hoca bir ayağı eşikte öksüzünü yola vururken, eğilmiş kulağına:

-Kızım, ipliği iğneye geçirdiğinde, ucuna düğüm atmayı unutma!

İşte böylesine önemlidir iğne… Bir babanın öksüz kızına eşikteki nasihati, iğnenin ve ipliğin altını çizmek için bana kâfi sebeptir.

Nakış Dikiş Tanrıçası

Arkeolojik bulgular demir, bakır ve ikisinin alaşımından yapılan ilk iğnelerin Tunç Çağı’na ait olduğuna işaret ediyormuş. Batılıların çizdiği evrim şemalarına da, şemaların içine tepilen dolgu malzemesine de itimadım yoktur. İğnenin tarihini arkeolojik bulgulara söyletmek yerine, yazılı tarihe müracaat daha evladır. Akıllara ziyan bir uygarlıktır, Sümerler. Mağribiler tunçla güreşirken, adamlar akvaryumda süs balığı besliyorlar. Zeytinyağı, tekstil, karasaban uygarlığı desem, sadeleştirmiş olurum; her sadeleştirme gibi itiraza açıktır. Sümerler Sam’ın oğullarıdır ama bu uygarlığı kuranlar “başkaları” imiş. İlminize hürmetim var ama orda azıcık soluklanın, ne demek istediğiniz anlaşılıyor ve fena halde açık düşüyorsunuz. “Ne olmuş da birden bire bu Samîler böyle olmuş!” sorusuyla zihinlere kılçık atmak etik değil. Yukarıdan gelen ışığı, bilim adına tarihten uzaklaştırırsanız, insanlık bulmacasının boş kalan karelerini de böyle karanlık lakırdılarla doldurursunuz.

Sümer Tanrısı Enki, yeryüzüne mesleklere göre tanrılar ve tanrıçalar tayin eder. Fırat’ın doğru kullanılması işlerine bakan kanal tanrısı, balıkları seven ve o işlere bakan bir tanrı, yağmur işlerinden sorumlu bir tanrı, deniz için bir tanrıça, saban-boyunduruk-tarla evleklerinden sorumlu bir tanrı, ziraatın verimli yürütülmesi için bir tanrıça, kazma-kürek-tuğla işlerini deruhte eden inşaat tanrısı… Hülasa: Bakanlar Kurulu mabeyninde tanrılar, tanrıçalar… Ve son olarak da “kadının vazifesi olan” kumaş dokuma ve elbise tanrıçası tayin edilmiştir; hanımağanın adı Uttu… İşte buna ben nakış dikiş tanrıçası dedim, hilafım yok; tanrıçalığı destan icabı, hanımefendi aslında terzilerin ve dokumacıların başkanıdır. Çünkü Enki, “Zanaatları yöneten efendi!”dir, Sümer halkına göre.

İşte iğne, iplik, kadın konusunda tablete kazınmış mısralar… Kramer’in Sümerler künyeli eserinden özüne dokunmadan aktarıyorum:

Genç kadın! Düz ipliği düğüm edersin sen

Düğümlenmiş ipliği düzeltirsin…

Giysiler diktin, entariler giyindin

Kumaş dokudun, ip eğirdin örekeyle

Renk renk iplikler boyadın sen…

Yazı böyle diyorsa, elimizde isterse Sümerlerden kalan tek dikiş iğnesi olmasın, ne çıkar! Tabletlerin bize bildirdiği ip eğirme ve dokuma aletleri, tezgâhlar, boyama teknikleri üstün bir teknolojiyi, şehri ve uygarlığı haberler. Modern insan böyle şeyleri duyduğunda hayran olacağına, “Hem de o zamanda bu işler!” şaşkınlığına düşer. Gerçekten şaşkındır. Kendi büyük yerdedir, diğerleri ve öncekiler küçük… Hiç küçüklerden/öncekilerden böyle şeyler sadır olur mu?

Çelik İğne

Çin Uygarlığı Sümerlerden neredeyse bin beş yüz yıl sonra çiçeklenmiş. Çinlilerin yazıya geçişi ise Sümerlerden üç bin beş yüz sene sonra… Sümer’den bu yana geçen yüzyıllara bakıldığında, yazının eldeki verilere göre tarihine ulaşılır. Tufan öncesi ve daha öncesine ise mitolojiler dünyası vasıtasıyla nüfuz edebiliriz… Büyük pederimiz cennetten indirildiğinde elinde divit kalem, büyük validemizin aşkıyla tomar tomar hasret şiirleri yazmadığına dair bir belgemiz mi var? Dile kolay tam iki yüz yıl ayrı kalmışlar, biri Seylan’da, biri Cidde’de… Öyle bir aşk ki, Âdem’in gözlerinden dökülen yaşlar karanfil çiçeklerine dönüşmüş. O esnada validemiz de, elinde iğne iplik, kavuştuğunda derhal bir elbise dikmek için, kumaş dokuyup bir kenarda saklıyor olabilir. Birileri bilinenden hareketle insanlık tarihi hakkında nasıl tahmin yürütüyorsa, ben de öyleyim… Ne yani, amiplerin en akıllısı Hz. Amip hakkında bilinenler, tövbesiyle bize cenneti miras bırakan büyük pederimizden daha mı ziyadedir?

Geçtik!

İğnenin tarihine dair arkeolojik delil yeterliliği olduğunu sanmıyorum, yazılı belgeler ise bu iğne denilen ince teknolojinin aslında beş bin yıldan daha öncelere ait olabileceğine işaret eder. Sümer tabletlerinde dokumaya, örekeye (teşi), dikiş dikmeye dair satırlar; geçmişten devralınan zanaatların şehir ekonomisi içerisinde örgütlenmelerine işaret etmektedir. Teknolojinin zaman ve mekânda karşımıza çıkan her zuhuratında benzer bir akış var: Romalılar pek çok alet ve tekniği Ortadoğu-Anadolu-Grek tarikiyle Avrupa’ya aktarmışlar… Sümerlerin demiri tavlayıp, su vermediklerine çok inanasım gelmez ama batıya ilk çelik iğne Çin tarikiyle ulaşmış. Frenkler, Çin seyahatlerinde neleri aparıp, patentlerini kendilerine mal etmemişler ki!

Dericilikten, yelken yapmaya kadar pek çok alanda kullanılan farklı biçimlerde iğne üretilmiştir. Bugün çok az sayıda ve tek başına çalışan ayakkabı ustası tanıdığınız varsa, kullandıkları özel iğneler içinde, binlerce yıl öncesinde kullanılan “biz” denilen iğne türünü ve deliği sivri ucunda olan ilginç iğneleri görebilirsiniz. Çelik iğne üretimi önce el sanatı olarak başlamış, manastırlarda imal edilmiş. Sonra hür müteşebbis cevvaliyetiyle önemli bir sektör haline gelmiş. İngiltere bu konuda hâlâ öndedir… Bildiğim kadarıyla henüz delikli iğne üreten fabrikamız yok; toplu iğne fabrikamız var, çünkü o çelik değil.

Onu da geçtik!

Geçtik ama geciktik de, hem çok geciktik; kara demirden bir şey olmuyor gayrı…

Yakası İğneli Kadınlar

Buharlı makinenin tekstilde kullanılmaya başlamasıyla terzilerin sayısında da muhtemelen büyük bir patlama yaşanmıştır. Kumaş miktarı ve türü arttıkça çeşitlenen giyim zevkleri, üst sınıflardan aşağıya doğru sirayet etmiştir. Dikiş makinesi de böyle bir talebin uyandırdığı bir icat aşkının sonucudur ve pek yenidir. Süratle yayılmasına rağmen, dikiş makinesi benim çocukluğumda hâlâ nadir eşyadandı. A.Ö. (Annemden Önce), aileler kumaşlarını kendileri dokurlarmış. Buharlı makinenin evvelinde hanımların bir elleri örekede, bir elleri yer tezgâhında, bir elleri iğne ve ipliktedir. A.Ö. kadınların çok elleri varmış çok…

Annem ve akranlarının yünü taraktan geçirip, teşide eğirip ip haline getirmeleri yakın tarih sayılır. Sadece kilim, çorap, kazak için eğiriyorlardı; kumaş işi üzerlerinden sakıt olmuştu. Pırtı bollaşmıştı ama gardırop, şifonyer yabancımızdı; ne eskisi saçak olmazsa çöpe gidecek kadar çamaşırımız, ne de düzinelerce çorabımız vardı; bir gündelik ve herkese nasip olmayan bir de bayramlık elbisesi kâfi idi kadınlara, erkeklere… O zamanlar iğne, bir süyüm iplikle daima kadınların yeleklerine ilişiktir; kapanması gereken bir yırtık, üstünden geçilecek bir sökük mutlaka vardır.

Pantolonların dizleri ve ağları, ceketlerin kol ağızları ve dirsekleri, çorapların tabanları genellikler yamalıklıydı; yamalı giyinmekten kimse de gocunmazdı. Yama deyip geçmeyin, yamanın da estetik olanı vardır. Elbisenin rengine uygun kumaş parçasından ve belli bir simetri gözeterek yapılan yamalar göze hoş görünürdü. Bu yüzden yama işi de eli dikiş nakış işlerine daha yatkın hanımlara düşerdi.

Ne “yamalı bohça”lar görmüşüm ki, renk cümbüşüydüler.

Talihli çocuğum(!), ekmeği bana bana limonlu pekmez yerken ağzıma sert bir şey gelmişti… Bereket versin yatay vaziyette dilime damağıma saplanmadan yakaladım: Paslanmış bir dikiş iğnesi… Sofrada panik yaşandı, ama ben tetanos iğnesinden daha çok korktuğum için hiçbir şey olmamış gibi pekmeze banmaya devam ettim. Sofradakiler iğnesine sahip çıkmayan kadının gıyabına verdi veriştirdi; iğneye mukayyet olmak, rastgele yerlerde bırakmamak gerekirdi. Bu tür dikkatsizliklerin sebep olduğu iğne kazaları hatırlıyorum. Kazalardan korunmanın sağlıklı yolu, iğneleri seyrüsefer haricinde iğnedenlikte park etmektir.

İğnedenlik ve Saç

Eskiden iğne çok bulunmuyordu, komşudan komşuya özellikle yorgan iğnesi ödünç alındığını hatırlıyorum. Şimdi iğne bol; boy boy, takım takım ve kolayca bulunabiliyor. Çuval dikmekte ve yamamakta kullanılan çuvaldız ise köylünün elini attığında ulaşabileceği hacettendir ve bilinen bir yerde saklanır. Çuvaldız daima paslıdır, paslısı da iş görür ama diğer iğneler paslandı mı kaldır at! Şimdi her alanda kaliteli, paslanmaz çelik kullanılmakta olup; lüzumu halinde kullanılmak üzere iğnelerin saplandığı iğnedenlikler pek çok evde yerini korumaktadır.

İğnedenlik; el büyüklüğünde ve çoğunlukla kalp yahut çiçek biçiminde yapılan, içi pamukla, kumaş artıklarıyla doldurulan küçük bir kırlent gibidir. İğneler takım halinde, iğnedenliğin tahammüllü gövdesine saplanarak muhafaza edilir, gereğinde oradan alınır ve işi bittiğinde tekrar yerine saplanır. Ustasının maharetine göre kıymetlenen oya, sim, pul, boncuk gibi mütenevvi malzeme ve usullerle işlenmiş bir sanat eseridir iğnedenlik. Çeyiz senetlerinde birden fazla iğnedenlik kalemi de yazılmaktadır. Şimdilerde çok ihtiyaç hissedilmiyor olabilir ama oturma odasına konduruluveren bu muhteşem ayrıntı; tek başına şu mat, ruhsuz duvarlara bir yuva sıcaklığı bahşedebilir.

İğnedenliğin içine pamuk doldurulabilir ama en güzeli ve muteberi saçla beslenenidir. Saç yüzün en kıymetli ziynetidir, sağa sola atmak hoş görülmez. Hanımlar çatallayan zülüflerini bazen kırparlar, taraklara da vadesi dolan pek çok tel takılır. İşte onlar bir muska gibi sarılarak ya toprağa gömülür ya da yakılırdı. Başka ve bana daha latif görüneni ise saç tellerinin biriktirilerek, yekûn teşkil ettiğinde iğnedenliğin içine doldurulmasıdır. Doğruluğunu bilemem ama saç tellerinden yapılan iğnedenliklerin iğnelerin paslanmasını önlediğine dair bir tevatür de vardır.

“Alkarısı”nın Canı

Masaldır ve hayaldir; biraz korkutucu da sayılabilir…

“Alkarısı” diye bir şey vardı çocukluğumuzda, ecinnilerden olabilir; hiç görmedim ama vardılar. Alkarısı taifesi atları çok sever ve insanlar uykudayken sabaha kadar binerek yorarlarmış. Adamın biri atını her sabah yorgun görünce vaziyeti çakmış ve karanlık bastığında atın eyerlik çukuruna bir parmak katran sürmüş. Sabah gitmiş ki, bir alkarısı katrana yapışmıştır, çırpınmadadır. Masal teamüllerine göre bir alkarısı, kendini yakalayana ömrünce hizmete mecburmuş…

Bu başka dünyalı hanımefendilerin yoğurduğu hamur, pişirdiği ekmek bir başka olurmuş; evi siler süpürür, artan vakitte de iğnesini yakasından çıkarıp bütün yama, sökük işlerini halledermiş. Kumaş dokur, insanoğlunun istediği renge boyar, giyim zevkine göre de dikermiş. Bir alkarısı insanoğluna tutsak olduğunda hemcinsleri kütükten kaydını silermiş; tek kurtuluşları canlarına kıymakmış, canları da göğüslerindeki iğne imiş… İğneyi bir erkek çıkarınca anında yok olurlarmış.

Tutsaklık alkarısının canına tak etmiş. Bir gün derede “esbap” yıkarken, bakmış ki az ötede oynayan bir oğlan irisinin şalvarının ağı yırtılmış. Güzellikle oğlana seslenerek “Yavrum, benim ellerim yaş, göğsümdeki iğneyi bir çıkarıver de hayrıma şalvarını dikeyim!” demiş. Oğlan, iğnesini göğsünden çeker çekmez, alkarısı buhar olup bulutlara karışmış.

Geriye yuduğu son çamaşırlar kalmış.

Yüksük Rönesansı

Dikiş nakış işi ince iştir amma kanaviçe ve iğne oyası bir başka inceliktir! İncelik iğne ile başlar, bu işlerin iğnesi, iğne familyasının en minik üyesidir, incecik bir endamı vardır, gözünden iplik geçirmek fermana mahsustur. Anlattıklarım hafızamın bir köşesine yerleştirdiğim fotoğraf karelerinin konuşturulmasından ibarettir. Birinci kare: Genç kız, pencerenin hemen yanına oturmuş, kasnakta kanaviçe işlemektedir. Kanaviçe ve iğne oyası ince iştir, aydınlık ortam ister. İkinci kare: Arada bir camdan dışarı bakmakta ve gülümsemektedir; yoldan yahut yoldan değil de gönlünden biri geçiyor olabilir. Üçüncü kare: Dikkati dağıldı; iğne sol işaret parmağına battı, galiba canını fena dağladı. Parmağını sıktı ağzına götürüp emdi… Hikâye işte burada başlıyor/başlamıştır.

Kızımız çeyiz hazırlarken dalıp dalıp gidiyor; parmağında o kadar çok delik açılmış ki, solmuş süzülmüş. Oğlan, pencereye fiske ile taş atmış, kız perde arasından göz süzmüş; akabinde nişanlısıyla bir iki cümlecik kelam etmişler, malumunuz fazlası tezahürata girer. Oğlan, mendiline sardığı hediye çıkınını kıza uzatırken parmağındaki kırmızı noktaları görmüş ve deliye dönmüş… Anladınız sözün nereye geldiğini; yüksük işte böyle icat olmuş. Aşk nelere kadir, görüyorsunuz değil mi?

Böyle olduğuna ben inanırım da hangi zaman olduğunu bilemem, kimse de bilmiyor! İlk belirlemelere göre İlkçağ kadar eski, arkeolojik bulgular “Tarihöncesi”ne götürüyor yüksük hikâyesini. Bayılıyorum ya bu tarihöncesi sözüne, tarihçilerin çaresiz kaldığı yerde hemen imdada yetişiyor; zorunlu tevazu işte buna derler. İğnenin tarihine mütenasip, yüksük de Doğu’dan doğdu, Batı’ya aktı! Ahşap, kemik, fildişi, demir, bronz, gümüş, altın yüksükler zaman, mekân ve imkâna göre yapılmış, işlenmiş ve kullanılmıştır. Doğu kullandığı eşyayı tezyini sever! Yerin altından çıkan taşlarla süslü, işlemeli yüksükler; kim bilir çömlek çamuruna garkolmuş hangi nazenin parmağı süslemiştir… Rönesans devrinde pek çok eşya gibi yüksükte de bir aydınlanma yaşanmıştır. Aydınlanan ehl-i salip; mücevher işlemeli sanat eseri sayılabilecek yüksükler yapmaya o devirde başlamış.

Delikanlı çağımda olsaydım, bir gümüş yüksük alır, hazırda bekletirdim…

Askerin Dikiş Kutusu

İlkokulda oğlanlara da elişi derslerinde dikiş dikmeyi öğretmişlerdi. Türkiye haritasını Amerikan bezinin üzerine uygun renkte ipliklerle iki ileri bir geri giderek çizdiğimi hatırlıyorum. Bu eloğlu var ya, kopan düğmesini elkızına(!) mihnet etmeden basbayağı dikebilir, çok darda kalırsa kendi söküğünü de… Ben dikiş bilmem, zaten kadın işidir diyen mızmız kesimli kazaklara öğrenmeleri tavsiyemdir. Her şeyden maada askerlik yapacaklar. Bedelli de olsa gençler kışla yüzü görmeliler, hatta muvazzaf askerlik paralı olsun ama yaz tatillerinde tekmil gençleri kampa alır gibi kışlaya sokalım, askerliği mutlaka öğrensinler. Paralıya itirazım yok, nasıl olsa gidenler zaten bizim mahallenin çocukları, varsın paralı olsun! Paralı asker şehit olur mu derseniz, verilen parayı peşinen ganimet sayarsınız olur biter. Nasıl olursa olsun; çaylaklara tavsiyem iğneyi ipliği unutmamaları.

Valizimin bir köşesinde küçük bir makara iplik; biri yorgan iğnesinden az küçük, iki de iğne vardı. Acayip işe yaradılar, muhannete muhtaç olmadan hem postalımı onardım, hem talim elbisemi… Talim elbisesi, bizden önceki kısa dönem taburunun erlerinin giydiği ve gitmeden evvel de bölüğün hamamında ayaklarıyla çiğneyerek yıkadıkları eskilerdi. Biz de terhise bir hafta kala öyle yaptık da ordan biliyorum. Elbiseleri aldım paçaları yok, bir de ağında sökük var; benimki en iyilerinden, talihliydim. Esas talihim postalda oldu; pek çok arkadaş eski ve yamulmuş postallardan çok çekti, hemşerim çıkan levazımat çavuşu taşı dikti. Ben kırk bir giyiyordum, kırk iki verdi; “Kırk biri yok mu?” dedim! “Sen al hemşerim, kıyağımı unutma!” dedi. Bölüğün ikinci en iyi ayakkabısıydı, biz gitmeden evvel terhis olan çavuşunmuş. Birincisi sıfır kilometre idi; sonradan öğrendik onları giyen arkadaş da teğmenin hemşerisiymiş ve selam getirmiş. Sadece fermuarlarda ara ara sökük vardı, diktim ayağıma geçirdim. Meğer taban tepmekten ayaklarımız bir numara şişermiş, askerde bir numara büyük ayakkabı teamüldenmiş. Tek fermuarlı postal benimdi, yatmadan önce üst üste düğüm atıp ranzaya bağlardım.

Makas yoktu, pantolonun paçalarını yumuşak bir zemine yatırıp çakıyla kestim, denkleştirdim ve tiftiklenmesin diye iyice bir sırıdım. Sonra çorap lastiği yardımıyla kıvırıp postalın üstüne indirdim; fena değildim hani. O zamanlar dikiş kutusu yaygın değildi galiba, koğuşta bir tek İstanbullu Teoman’da vardı. Şimdikilere tavsiyem bir ufacık dikiş kutusu atmaları valizlerine; çakı mutlaka, makas fena olmaz… Terhis olurken postalım hâlâ gıcırdı, bastıkça gıcırdıyordu; neftileri ise bir hafta kala bölüğün hamamında çiğneye çiğneye yıkadık. Ben hortumla su dökmüştüm, rapata gibi ayaklarıyla Enis çiğnemişti. Bir kutu deterjan harcadık, oluk oluk çamur aktı. Enis, bu dünyayı bizden evvel terk etti; aslan gibi delikanlıydı be!

Dört ay askerlik yaptım, on dört sene anlatırım; tüketemem.

İğne ile İmtihan

Karta kaçan yahut ileri yaşta dul kalıp ikinci evliliğe heves edenlere bir icazet sınavı önerilmiştir. Böyle bir imtihan gerçekte yoktur, sadece bazı azgın kırçılları heveslerinden caydırmak için dillendirilmiştir; ikaz mahiyetinde bir nüktedir… Farz edelim böyle bir imtihanı adamcağız göze almış ve sınıfta kalmışsa kamuya rezil rüsva olur… Ki, gönlünden kirazlar geçse bile asla Züğürt Ağa’nın sapık babası gibi kulağının ardını kaşıyarak “Ben karı isterem!” diyemez. Bu halim selim cemaatin ervahını bilirim, ne gün görmemiş nükteleri, ne ağır şakaları vardır, tahmin edemezsiniz. Böyle bir işe kalkışan ve dile düşen biri mescide en geç gider, en önce çıkar vallahi!

İmtihan dediğimiz üç aşamalı bir testtir… Birincisi diş muayenesi: Yeşil soğan ön dişlerle tek ısırışta bıçak gibi kesilecek… İkincisi: Prostat muayenesi sadedinde çocuksu bir fıskiye sınavı(!)… İmtihanın üçüncü aşaması belalı bir göz muayenesi: Gözlük kullanmadan beyaz ipliği bir hamlede dikiş iğnesinin deliğinden geçirmek gerekiyor… Siyah iplik avantaj sağlar diye koşulan şu şarta bakın ve kerrat ile kendinize gelin sevgili akranlarım! Gönlünüzdeki delikanlıya gem vuramıyorsunuz, kimesneye çaktırmadan kendinizi test edin; ama objektif olun! Çok gerekmedikçe ileri yaşlarda evlenmeyin, kemalinizle oturun bir köşede, ariflerden saysınlar. Gerekebilir mi? Elbette, oğlandan hayır, gelinden hizmet, torundan hürmet yoksa neylesin ihtiyar? Bu haldeki birine bence, şu heyet raporu almaktan zor imtihan nüktesini hatırlatmak bile kara mizah olur; evlensin, hatta evlendirilsin.

İhtiyarlık zor şey bilirim; anlayan olamaz, dinleyen kalmaz, bir “can şenliği” arar durursun. Bir de var ki: Her insan kocalır ama her nefis, saçına mütenasip seviyede ağarmaz. Şenlik canda gerektir evvel, taşrada değil!

Düğüm

İpliğe düğüm atma fıkrasıyla başlamıştık. Bir düğüm de dikişin bittiği yerde atılmalı, yoksa ucun ucun sökülür. İşin hitamında iplik birkaç kez aynı noktadan geçirilir ve sıkı bir düğüm atılarak, koparılır. Bazı hanımların özellikle kanaviçe ipliğini dişleriyle kopardıklarını hatırlıyorum.

Bu yazı işi de bir düğüm başa, bir düğüm sona atmayı gerektirir; kanaviçe işlemeye daha çok benziyor galiba. Bitip bitmediğini bilmiyorum, ama hayat da, yazı da bittiği yerde biten bir şey değil. Sonuna nokta koyduğumuza bakmayın, o imla gereği öyledir; aslında (:) koymuşuzdur. Yazanın beyninde hâlâ bitmemiş; okuyana ise belki ardı ardına (:)’ler açmıştır.

Bir nükte ile başladık, iki nokta üst üste ile bitirmiş olalım:

Hayat Ağacı dergisi 18. Sayı, 2012

PAYLAŞ