Hatıralarımızın Son Kalesi Sivas İstasyonu…

0

HATIRALARIMIZIN SON KALESİ SİVAS İSTASYONU…

 Hüseyin Kaya

 İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Edip Cansever

Biz mekânlarda yaşamayız aslında, mekânlar bizim içimizde yaşar ve yaşadıkça değerini orada bulur. Zaman geçtikçe bizden ona, ondan bize efsunlu bir şeyler siner. Bir zaman sonra onun da ruhunun olduğunu düşünür, ona bir canlı gibi bakmaya başlarız. Yaşadığımız mahalle, oturduğumuz ev, her gün adımladığımız yol ya da çocukluğumuzu geçirdiğimiz köy bu yüzden mühimdir ve ana, baba, kardeş gibi rüyalarımıza girer, çağırır kendine ondan uzak düştüğümüzde bizi.

Boş alanlarından sürekli hoyrat binaların yükseldiği, müstakil evlerin bir soykırım edasıyla kazınarak yerine şekilsiz apartmanların kondurulduğu, yolların bağrının kazınmaktan ve asfaltla yamanmaktan; kaldırımların, her mevsim renk değiştirmekten yorgun düştüğü bir şehirde yaşıyorsanız ancak el değmemiş, değdirilmemiş mekânların bir anlamı kalmıştır dünyanızda. Ne zaman dünya üstünüze gelse bütün yüküyle biraz avunmak, dünyanın telaşından ve sıkıntılarından kısa bir süreliğine de olsa kurtulmak için bu türden mekânlara atarsınız kendinizi. Şehrin başka taraflarında iş makineleri muzaffer tanklar gibi gömülü hatıralarınızın üzerinde gezinirken, siz; o mekânda çocukluğunuzu, gençliğinizi hatırlar, gerçekleşmemiş hayallerin, tükenmiş umutların kapısında savrulursunuz. Bazen içiniz ferahlar, aydınlanır oraya vardığınızda, hatıralar buğulu bir pencerenin ardında canlanmaya başlar. Bazen de bir şeyler düğümlenir boğazınıza, uzun bir ayrılıktan sonra babanıza hasretle sarılmış da ağlayamamışsınız gibi.

“TREN GİDER BEN KALIRIM”

Anadolu’nun benzer pek çok şehrinde olduğu gibi Sivas’ta da hoyrat ellerin değmediği, değemediği nadir mekânlardan biridir tren istasyonu. Belki de bu yüzden her mevsim sıcacıktır ve herkesin içinde de sıcak bir yeri vardır onun. Yalnızca bu şehirde yaşayanların değil, bu şehirden trenle bir gece yarısı geçmiş insanların dahi mevzubahis olduğunda Sivas İstasyonu’na dair söyleyecek üç beş kelamı her zaman olmuştur. Dayanılmaz ayrılıklar, uzayan vedalar, türlü acılar yaşansa da eteğinde, herkes memnundur ondan. Hem yalnız ayrılıklara değil; vuslatlara, sevinçlere de şahit olur onun yorgun taş duvarları ve bilir gibi insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü, şehrin bir kenarında yıllar yılı şehre geleni karşılar, şehirden gideni uğurlar. İnşa edildiği günden beri taştan bir kale gibi hep vakur ancak bir o kadar da mahzun çıkmışsa fotoğraflarda biraz da bu yüzdendir. Adını kendisinden alan İstasyon Caddesi, ihlali mümkün olmayan bir sınır çizgisi gibi korur onu gündelik telaşların basitliğinden, zira orası yalnızca iki rengin bulunduğu başka bir dünyadır ve türküler, ağıtlar ayrılıklar başka hiçbir yerde olmadığı kadar orada canlıdır.

Bu şehirde yaşayan çoğu insan için kış ve geceyle güzelleşmiş hatıralar müzesidir Sivas Garı. Ne zaman bir yolcu karşılamak ya da uğurlamak için varılsa istasyona, izahı mümkün olmayan bir etkiyle zihin maziye doğru yönelir, zaman durur; “hiç unutmam bir gün” kelimeleriyle başlayan bir hatıra nasıl olsa herkesin gönül defterinde bir yerlerde saklıdır ve trenler geciktikçe uzayan raylar gibi uzar gider bu hatıralar da… Tren haberdardır durumdan ve nazlı salınışlarla, yürek parçalayan sesiyle yaklaşır kendisini bekleyenlere. “Bir tren sesi/Duymaya göreyim /İki gözüm iki çeşme” mısraları şairin yüreğine ancak böyle bir istasyonda düşmüş olmalıdır…

“DEMİRYOLUNDAKİ ÇİÇEK”

Bir de ya Doğu Ekspresi’ni ya da Samsun trenini bekleyen; duruşu, bakışı hep birbirine benzeyen ve yıllar geçse de hiç değişmeyen, farkında olmadan aynı yazgının içinden geçen yolcuları vardır bu istasyonun. Sararmış bir fotoğraftan bakar gibidirler dünyaya. İlk fırsatta oturduğu yerde derin uykulara dalan büyüklere inat gözlerinden uyku dökülen ama yine de etrafı seyretmekten vazgeçmeyen şaşkın çocuklar, tarla kenarlarında yetişen rengârenk çiçekler gibi süsleyip güzelleştiriverirler etrafı. İleride anlatacakları bir hatıranın küçücük dünyalarına sızmaya başladığından habersizdirler. Kavruk yüzlü mahcup delikanlılar, bebeğini kucağından bırakmayan gelinler; dumandan sararmış parmakları arasında kâh sigara,  kâh tespihle mazi kıyılarında dolaşan, konuşmayan, konuşamayan ihtiyarlar…

Ve bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir… gider gelir…

BABAMIN TRENLERİ

İstasyon; benim gibi demiryolcu çocukları için biraz da baba ocağı sıcaklığını taşır bu şehirde. Ne zaman yolum düşse oraya; çocukça bir hisle, bu vagonlara babamın elinin değmiş, sesinin, bakışlarının sinmiş olacağını düşünür hüzünlenirim. Biraz keder biraz da tebessümle, çocukluğumda babamla bu mekânda baş başa kaldığımız nadir vakitlerin hayali gelir geçer gözlerimin önünden. Yorucu bir tren yolculuğunun ardından beni omuzlarına ilk ve son kez bu istasyonda almıştı babam. Yıllar sonra ben de “oğul” olmanın yükünü yine bu istasyonda hissettim omuzlarımda. Demire, taşa sinen bu ılık acı da diğerleri gibi elbette bir ömür soğumadan kalacaktır burada ve hatıralar arasında.

Emsallerini kıskandıracak mimari güzelliği ve emsallerinin çoğuna ağabeylik etmeye yetebilecek yaşından ziyade Sivas İstasyonu’nu farklı kılan hepimizin ona uğrayan, ondan geçen bir hatırasının olmasıdır belki de.

Sivas İstasyonu mühimdir zira hatıralarımıza giden trenler oradan hareket eder…

 Hayat Ağacı dergisi 15. Sayı, 2010

PAYLAŞ