Gökyüzünün Süsleri Uçurtma – Çercüve

0

GÖKYÜZÜNÜN SÜSLERİ UÇURTMA – ÇERCÜVE

Kadir Üredi

Gökyüzünün henüz beton bloklarla kapanmadığı zamanlarda çocukların ve de gençlerin en büyük zevklerinden biri, yaz mevsiminde “Çercüve” yani uçurtma yapıp uçurmaktı. Uçurtma yapmak hüner isteyen bir el uğraşı olduğu için her çocuk bunu beceremezdi. Eli yatkın olmayanlar belli dükkânlarda satılan hazır yapılmış uçurtma alır veya mahallesinde bu işi yapabilecek yetenekli arkadaşlarına yaptırırdı. Uçurtmanın ana unsurunu 3 ağaç çıta, renkli kâğıt ve “kırnap” (ip) oluştururdu. Çıtaların ölçüleri uçurtmanın boyuna yani büyüklüğüne göre değişir; eğer uçurtma bir metreden büyük yapılacaksa, çıtalar 2,5 cm genişliğinde 6 veya 7 mm kalınlığında olurdu. Üst üste konulan üç çıtanın tam ortasından ince bir çivi çakılarak boyları eşit olarak ikiye ayarlanır; kırnabın kaynamaması içinde çıtaların uçlarına çentik açılır, bunları genelde marangozlar hazır yapıp satardı.

Uçurtma yapmak için altıgen şeklini alacak biçimde çıtanın çevresine ip dolandırılır. Altıgen şeklini almış çıtaların merkezine de yaklaşık bir metre boyunda kırnap bağlanır. Kaç renk kâğıttan yapılmak isteniyorsa, çerçeve çıtalarından oluşan altıgenlerin bölümündeki üçgenlere göre kâğıtlar kesilir. Bu altı adet kâğıt çıtalara yapıştırılır. İpe gelen kenarlarda katlanıp yapıştırıldıktan sonra uçurtmanın ana gövdesi tamamlanmış olur. Uçurtma üçgenlerinden herhangi birinin iki ucuna bağlanan ipin tam bir üçgen şeklini alacak ayarda olmasına dikkat edilir. Önceden merkeze bağlanmış olan iple, bu ipin üçgeni oluşturan uç noktası bağlandığında, buna “uçurtmanın terazisi” denilir. Yine altta ayarlanıp yapılmış olan diğer üçgen ipinin uç noktasına da uçurtmanın kuyruğu bağlanır ve buna da “kuyruk terazisi” denilir. Uçurtmanın ortasından geçecek şekilde çıtaların her iki ucuna bağlanan ipe, yarım daire şeklinde ikiye katlanmış kâğıtlar tutturulur. “Pırpır” dediğimiz bu kâğıt parçacıkları çerçeve uçtuğu zaman ses çıkarır. Uzun bir ipe sırayla bağlanmış şerit halindeki kâğıtlar uçurtmanın kuyruğunu oluştururdu.

Uçurtmalar iki çıtadan dikdörtgen şeklinde ya da, üç çıtadan altıgen şeklinde yapılırdı. Tek tük yıldız şeklinde uçurtma yapıldığı da olurdu ama fazla havalanamadıkları için çocuklar buna pek heves etmezlerdi. En fazla uçurulan uçurtmalarsa altıgen şeklinde olanlardı.

O zamanlar renkli kâğıt almaya para bulamazsak uçurtmalarımızı okunmuş gazetelerden veya kesme şekerlerinin ambalajlandığı tahta sandıkların içerisinden çıkan renkli kâğıtlarla yapardık. Yapıştırıcı olarak ta, cıvık bir şekilde hazırlanan hamur kullanılırdı. Uçurtmalar daha çok, yüksek ve boş alanlarda uçurulurdu. Bunlar genellikle kırnap dediğimiz çok sağlam iplerle uçurulurdu ki, bunun en sağlamına da İngiliz kırnabı derdik. Çerçevenin büyük olanlarını uçurmak için sağlam ve çok uzun bir ipe ihtiyaç vardı; ip kısa olursa uçurtma pek havalanmazdı. Şehrimizde rüzgâr genelde saat on dört on beş suların da Meraküm yönünden estiği için uçurtmalar o saatlerde hep güney yönüne doğru uçardı ve o vakitler gökyüzü, mahallelerde uçurulan büyüklü küçüklü renk renk uçurtmalarla süslenirdi. Uçurulan her uçurtma ipinin başında bir çocuk topluluğu oluşur bunlar sıra ile ipten tutarak çerçeve uçurmanın zevkini yaşardı. Ellerinden bırakabilir düşüncesi ile ip küçük çocukların bellerine bağlanırdı. Büyük uçurtmalar ipini fazla çektiği için bu çocukları sürükleyebilirdi de. Fazla esen rüzgârın etkisinden veya kırnabın çürüklüğünden uçurtma ipini koparıp ta kaçtığı zaman çocuklar çerçevenin gittiği yöne doğru bir koşu başlatırlardı. Maalesef çok zamanlarda çerçeve ya bir ulu kavak ağacına veya elektrik, telefon tellerine takılır, oralardan alabilmekte mümkün olmadığı için, çocuklar mahzun mahzun geri dönerlerdi.

Eskiden Meydan Camisi’nin Güney yönündeki bahçe duvarını takip eden karşılıklı dükkânların bulunduğu daracık sokağa, “Atarlar çarşısı” derdik. Bu çarşı Atatürk caddesinde başlar, Buğday meydanında son bulurdu. Buradaki ufacık dükkânlarda kendirler, urganlar, ipler ve kelep kelep kırnaplar satılırdı. Şimdilerde Arı sitesinin karşısındaki ara park yerinin bulunduğu alanın bir bölümünde ise ahşaptan yapılmış, iki katlı, geniş avlulu bir konak vardı. O zamanlar bu konak postane binası olarak kullanılırdı. Akşam paydosundan sonra büroların temizliği yapan hademeler, postanenin çöplüğüne; kolileri ve posta telislerinin ağızlarını bağladıkları; elli santimle bir metre kadar uzunluktaki kırnap parçalarını da atarlardı. Atarlar çarşısından birkaç kelep kırnap alabilecek parası olmayan çocuklar, buradan kırnap parçacıklarını toplar, birbirine düğümledikten sonra yüzlerce düğümden oluşan kırnapla çerçevelerini uçururlardı.

Zaman zaman çocuklar arasında Uçurtma kaçırma vukuatları yaşanırdı. Gökyüzünde süzülerek uçan onlarca çerçeveyi imrenerek seyreden başka mahallenin çocukları; uçurtmaya göz koyma fesatlığı bir araya gelir, içlerinde en “şergadan” (haylaz gözü pek), “Meşmeret” başı olan çocuk, görev taksimi yapardı. Arkadaşlarından ayağına şeremet, bir kaçını ayırır; bunlara: çerçevenin ipi kopunca, aşağı yukarı düşebileceğini tahmin ettikleri mıntıkada beklemelerini tembih ederdi. Renk renk çerçevelerin gökyüzünde süzülerek uçuşunu seyreden çocuklar, bir yandan da kaçırma aşamasını çabuklaştırmak için; yemeni dedikleri ayakkabılarının arkalarını topuklarına kadar çeker, entarilerinin eteğini kıvırıp çaputtan yapılmış kuşaklarının arasına sokar, bedenlerini “dıvraklaştırarak” kaçmaya hazır bir duruma getirirlerdi. Meşmeret başı çocuk çerçeve uçuranların yanına gelir, çevreyi şöyle bir sinsice kolaçan ettikten sonra gözüne kestirdiği bir “çikolata çocuğuna” yaklaşır. O senelerde eli yüzü düzgün, kılığı kıyafeti yerinde, kısa pantolon giyen, genelde dışarılı dediğimiz başka memleketli ailelerin çocuklarına, çikolata çocuğu derdik. “Gardaş bir bakıyım çerçeven eyi çekiyormu?” der kontrol bahanesi ile ipi eline alır, epey bir zaman çerçeveyi uçurduktan sonra; parmakları arasında gizlediği jiletle ipi keser, pusuda bekleyen arkadaşları da çerçeveyi düştüğü yerden kapıp kaçırırlardı.

Çerçeve uçurmaların en nahoş zamanı; şehrin üzerine akşamın alaca karanlığı çökerken; analarımızın; “De hadi gelin artık, yerler möhürlendi, babanız nerdeyse gelir!” diye bağırdığı an olurdu. O vakit gökyüzünde takılı olan süsleri yerlerinden indirmek için çocuklardan biri kırnabı uzun kulaçlarla yavaş yavaş çekerken, diğer bir çocukta yere yığılan kırnabı ağaç bir çubuğa sarardı. Boş kalan gökyüzünde ise yıldızlar parlamaya başlarken, oyuna doymamış çocuklar gönülsüz gönülsüz evlerinin yolunu tutar, ertesi gün analarına sezdirmeden, Pünzürük Irmağı’nda çimmek için, şeytanca planlar kurarlardı…

Hayat Ağacı dergisi 6. Sayı, 2006

PAYLAŞ