Genç Yaşta Yitirdiğimiz Sanatçı ve Bilim Adamı Sedat Veyis Örnek (1927-1980)

0

Genç Yaşta Yitirdiğimiz Sanatçı ve Bilim Adamı

SEDAT VEYİS ÖRNEK (1927-1980)

Halûk Çağdaş

Eserleriyle toplumu biçimlendiren bilim adamı, sanatçı, edebiyatçı, şâir, ressam pek çok öncü kişinin henüz genç sayılabilecek yaşlarda aramızdan ayrılması, ilâhî takdirin sonucudur şüphesiz ki. Ne var ki, yalnız erken ölenlerin değil, uzunca bir ömür geçirip hayâta doyduğu varsayılan nice değerli kişilerin kaybına da insan hayıflanıyor, üzülüyor. Çabuk biten yaşanmışlıkların değeri, herhâlde dolu dolu yaşanmış olmakla doğru orantılıdır. Belki bu yüzden ölüm, yaşlılığın kendilerini yalnızlaştırdığı hissine kapılanları bir karabasan gibi derinden etkiliyor. Oysa, boşa geçen veyâ geçirilen bir ömür,  uzun sürse ne yazar, ardında hayırla anılmaya değer bir iz bırakmadıktan sonra… Ne hayatlar vardır nisan yağmuru süren fakat ardında onlarca yaşanmışlığa denk bir iz bırakan. İşte rahmetli Sedat Veyis Örnek de genç yaşta aramızdan ayrılan ve vakitsiz ölümüyle yeri kolay doldurulamayacak olan değerli bir bilim ve sanat adamı ve güzel bir insandı. Ben onun meziyetlerinin, bilim adamlığının, sanatçılığının ve kişi olarak taşıdığı üstün karakterinin yeterince bilinmediği kanısındayım. Ölümünün üzerinden otuz yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, çok sevdiği memleketinde anısına bir anma toplantısı yapılmamış veyâ bir okula ya da caddeye adının verilmemiş olması, bu kanımı neredeyse kesin bir tespite dönüştürme raddesindedir. Onu yazmak, aslında bu endişeden kaynaklandı, yazılmaya en lâyık bir “Sivaslı” olmasının ötesinde elbette ki…

Kişiler ve kişilikler üzerine yazılan değinilerde hayat hikâyesinden kısa da olsa bilgi sunmak âdettendir ya, biz de onun çok yakını olan değerli bir bilim adamının yazısından alıntılarla “kısa fakat onurlu” bir hayâtın kesitlerine şöyle bir göz atalım:

“Zara ilçesinde doğan Sedat Veyis Örnek, orta öğrenimini Sivas Lisesi’nde tamamladı. Babası bir kahve dükkânı işletir, kendisi de o zaman Sivas’ta yayımlanan Hakikat gazetesinde gece sekreteri olarak çalışırdı. Gazetede çalıştığı ilk yıllar onun yazı hayâtının da başladığı dönemlerdi. (…) Devlet adına burslu okuma şansını Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bulduğundan, yüksek öğrenimini burada tamamladı(1953). Yedek subay olarak Kore’de bulunan Örnek, askerlik dönüşü lisans üstü eğitim için gittiği Almanya Tübingen(Eberhard-Karl) Üniversitesi’nde Dinler Târihi ve Etnoloji (éthnologie / budunbilim) doktorası yaptı (1960). Türkiye’ye dönünce Dil ve Târih – Coğrafya Fakültesi Etnoloji Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı (1961) ve aynı fakültede doçent (1966) ve profesör (1971) oldu. Ölümüne kadar öğretim üyesi sıfatıyla Halkbilimi Kürsüsü kurucusu ve başkanı olarak çalıştı. Viyana (1963), Bonn (1969), Marburg ve Göttingen (1974) Üniversitelerinde de alanıyla ilgili araştırmalar yaptı…” (1)

Nisan yağmuruna benzetmiştim o kısa yaşanmışlığı. Yağmurun dindiği an, 1980 yılının 14 Kasım Cuma sabahıdır. Yıllar önce bir kalp krizi geçirmiş. İkincisini ise, ölümünden iki yıl önce İstanbul’da toplanan UNESCO Türkiye Millî Komisyonu çalışmaları esnâsında. Ölümünü getiren ise üçüncüsü… Önemsemiyor görünürdü ama hayâtını, bu ciddî soruna endekslediğini yakın dostları bilirlerdi. Rahmetli Vahap Sümbüloğlu’ndan dinlemiştim: Kriz ânında doktorunun kollarına sarılarak, “…Doktor! Beni kurtar, yapılacak daha çok işlerim var…” diye haykırmış.

Kabri Cebeci Asrî Mezarlığı’ndadır.

BİLİM VE SANATA ADANMIŞ BİR HAYAT

Ölümü üzerine özellikle bilimsel kişiliği ve sanat çalışmaları hakkında gerek yerel basında gerekse ulusal basında çıkan yazılardan bir haylisi arşivimizdedir. Bunların da ışığı altında öncelikle bilimsel kişiliği üzerinde durmak istiyorum.

Her şeyden önce iyi bir Sivaslı olan Sedat Veyis Hoca, ilk eserini de 1966 yılında bu memleketçiliğinin ilhâmıyla olsa gerek, kendi çevresini inceleyerek vermiştir: “Sivas ve Çevresinde Hayâtın Çeşitli Safhalarıyla İlgili Bâtıl İnançların ve Büyüsel İşlemlerin Etnolojik Tetkiki”. Bu eseriyle, “toprağını seven bir bitki gibi”, yetiştiği yörelerin kültürel değerlerini ortaya koyarak işe başlamıştır. Kendi bilim dalıyla ilgili olarak hazırladığı “Etnoloji Sözlüğü” ile halkı bilgilendirmeyi amaçlayan ve toplumların yaratıcılık kaynaklarını göstermesi yönünden önem taşıyan “İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsâne” adlı eserini de 1971 yılında yayımlamıştır. Yine aynı yıl yayımladığı “Anadolu Folklorunda Ölüm” ise, hayâtın son safhası üzerine halkın uygulamalarını ve ölüm karşısındaki duyarlılığının kaynaklarını içerir (2).

O, Halkbilimi’ni; “…bir ulusun, bir bölgenin ya da bir yöre halkının, halka ilişkin kültürel ürünlerini, yaratılarını, becerilerini, bilgilerini, törelerini, beğenilerini, dünyâ görüşünü vb. kendine özgü tekniklerle derleyen, sınıflayan, çözümleyen ve son aşamada da bunları bir bileşime kavuşturmayı amaçlayan bilim dalı” olarak tanımlıyordu (3). 1977 yılında yayımladığı “Türk Halkbilimi” adlı eseri, “folklor” ile eş anlamda kullandığı “halkbilimi” kavramını örnekleriyle genişletmesi yönünden önem taşır. Son kitabı “Geleneksel Kültürümüzde Çocuk” (1979) ise, alanında günümüze kadar yapılmış olan en özgün araştırmalardan biridir (4).

Kitapları dışında kendi bilim alanı ile ilgili olarak yaptığı çalışmalarına ise; “İlkellerde Dinsel Temel Kavramlara Genel Bir Bakış” (Dil ve Târih – Coğrafya Fakültesi Dergisi, Ankara – XX/3-4, 1963), “Allgemeiner Überlick die religiösen kulturellen und sozialen Reformen in Japan und in der Türkei” (Dil ve Târih – Coğrafya Fakültesi Dergisi, Ankara – XXL /1-2, 1963), “Etnolojinin Târihçesi, Başlıca Ekolleri, Görevleri” (Antropoloji Dergisi, Ankara- 1/4, 1968), “Türk Halkbilimi’nin Sorunları” (Türk Dili Dergisi, Ankara, sayı: 257, 1973), “Türk Folklorunda Ad Seçme ve Ad Koyma” (Boğaziçi Üni. Halkbilimi Yıllığı, İstanbul, 1975) gibi araştırmalarını örnek olarak gösterebiliriz (5).

Sedat Veyis Örnek’in sanat içerikli çalışmaları edebiyatla başlar. Edebiyat, onun için âdetâ bir hobi, bir özel uğraş alanıdır. Henüz genç bir lise öğrencisi iken Sivas’ta çıkan “Ülke” ve “Hakikat” gazeteleri ile daha sonraları “Türk Dili”, “Varlık”, “Yeditepe” gibi edebiyat ve sanat dergilerinde belirli aralıklarla yayımladığı küçük hikâyeleri, onun yazma yeteneğinin ne denli güçlü olduğunun açık bir delilidir. Çerçeve yazıda sunulan “Biyografi Denemesi” ise, onun edebî üslûbunun estetiğini yansıtması bakımından iyi bir örnektir (6). Ancak onun edebî kişiliğinin oldukça başarılı bir dramaturg olarak yansıdığı gerçek alan, herhâlde tiyatrodur. Yine gençlik yıllarında Sivas’ta ilk kez Halkevi Temsil Kolu’nun “Akın” piyesinde sahneye çıkarak başladığı amatör tiyatro çalışmaları, sonraki yıllarında yazılıp Devlet Tiyatroları ile İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmiş olan telif ve tercüme oyunlarıyla ciddî bir sanat yoğunluğuna erişmiştir. Ne var ki; mütevâzı kişiliği, kendisinin bu alanda yeterince öne çıkarılmasına mâni olmuştur. Sayın Balaman’ın aktardığına göre; Türkiye Yazarlar Derneği’nin kendisine teklif ettiği dernek üyeliğini, sanat ve sanatçılara duyduğu saygı nedeniyle ve “Ben sanatçı olarak hayâtımı kazanmıyorum. Sanat eserlerimi de bir yan uğraş olarak verdim. Dernek üyeliği, kendini bu dala adayanların hakkıdır…” gerekçesiyle kabûl etmemiştir.

Başrolünü de aynı zamanda üstlendiği “Modern Lokanta” adlı oyunu ilk tiyatro çalışmasıdır ve 1948 yılında Sivas Halkevi’nde sahnelenmiştir. “Kurt” oyunu 1964 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda, Tancred Dors’tan çevirdiği “Sur Dibinde” ile S. Mrozek’ten çevirdiği “Polisler” ise, aynı yıl Devlet Tiyatroları’nda oynanmıştır. Radyo oyunları arasında yer alan “Manda Gözü”, köy sorunlarına yöneliktir. Gerek bu ve gerekse Anadolu törelerini konu aldığı “Kurt” oyununda, kötülükleri sergileyerek insanın tükenmez varlığını yüceltir. Devlet Tiyatroları’nda 1969 yılında sahnelenen bir perdelik “Pirinçler Yeşerecek” adlı oyununda ise, Kore’de yaşadığı savaş anılarını dile getirirken, savaşların insan yapısına ters düşen çelişkilerini de işler. Görgüsüz bir Amerikan askeriyle kendisinin ve çocuğunun yaşaması için erkeklere kiralanan Koreli bir kadını, savaş denilen büyük oyunun kurbanları olarak karşı karşıya getirir(7).

Adnan Binyazar; Sedat Veyis Örnek’in (çalışma alanının da bir gereği olarak) kültürel birikimlerimizin kökenine inmeyi amaçladığını belirterek, zengin kültür kaynaklarına sâhip toplumların, başka toplumların kültürel baskısından kurtulması yolunda büyük katkıları olduğunu ifâde eder. Başka bir deyişle, yabancı kültürlerin yayılacağı yerlerde, millî kültür varlıklarını gün yüzüne çıkarma konusunda onun araştırmalarının ne denli önem taşıdığına dikkat çeker (8).

“İSMİ İLE MÜSEMMÂ…”

Eskilerin, şahsiyetiyle ismi uyumlu olanlar için veyâ isminin ya da soyadının, karakterini yansıttığı kişilerden söz ederken kullandığı bu deyimi ara başlığı yaparken, kısa özgeçmişini bir yazısından alıntıladığım yakın dostunun şu sözünden de etkilendim: “Kimi soyadlar vardır onu taşıyanla özdeş, kimileri zıt. Sedat Veyis Örnek, soyadıyla uyum içinde gerçekten örnek bir hoca, örnek bir dost (ve) örnek bir aydındı.”

Ben Sedat Veyis Örnek’i daha lise öğrenciliğimden îtibâren gıyâben tanır ve ilgi duyardım. Bunda; tiyatroya ve edebiyâta karşı hevesim, yeğeniyle okul arkadaşlığım ve özellikle yakın dostu olan rahmetli gazeteci Muhlis Nâfiz Günay’dan dinlediklerimin etkisi vardır. Ancak kendisiyle yüz yüze tanışmamın târihi, 1976 yılının 9 Temmuz’una rastlar. Türk şiirinin büyük ustası Fâzıl Hüsnü Dağlarca’ya Sivas Belediyesi tarafından “fahrî hemşehrilik beratı” verilmesi dolayısıyla düzenlenmiş olan törenin yapıldığı gündür o gün. Böylesine anlamlı bir girişimin gerçekleştirilmesinde katkısı da vardı. Nitekim Dağlarca ile birlikte gelmişlerdi Sivas’a. Dağlarca’nın hemşehriliğine yol açan Sivas sevgisi, yalnız kendisini tanıyanlarca bilinen bir husus değildir. Onun şiirlerini şöyle bir okuyanlar dahi, önce Sivas üzerine yazmış olduğu şiirlerinin büyüsüne kapılırlar, hele “Toprak Ana”nın ve “Sivaslı Karınca”nın Sivas’a dâir şiirlerini…

“Anadolu” gazetesinde çıkan köşe yazılarımla, folklora yönelik araştırmalarımı tâkip ettiğini söylemişti bu ilk karşılaşmamızda. O da beni ismen tanırmış. Anlamıştım ki, Sivas’tan ayrı yaşaması, memleketine bağlılığına ve doğup yetiştiği topraklarda olup bitenlerden haberdâr olmasına mânî olamamış; aksine bu fiilî ayrılık, hasretini daha da yoğunlaştırmıştı. Bunu fark etmiştim. Son karşılaşmamız ise, 1980 yılının Ağustos ayı sonlarına rastlar, yâni ölümünden yaklaşık üç ay kadar önceye. Özel bir işi nedeniyle memleketine yaptığı bu son ziyâretinde; Muhlis Nâfiz Günay, Ayhan İlgün, Nihat Doğan, Hâzım Zeyrek ve Ömer Câhit gibi sevdiği dostlarıyla buluşma imkânını da bulmuştu. Belki son ziyâreti olması nedeniyle bu buluşmamızın hâfızamda hâlâ silinmeyen izleri vardır. Bunların en derini, o gün pek kavrayamadığım, bugün ise aradan geçen bunca yılın tecrübesiyle beni daha sağlıklı tahliller yapmaya sevk eden bir olgunluğun getirdiği değerlendirmelerdir. Sanıyorum Tabipler Odası’ndaki bir akşam sohbetinde birlikteydik. Konuşmaların mihverini daha ziyâde edebî konular oluşturmakla birlikte, günün siyâsî gelişmelerine de değiniliyordu. İçimizden biri, kendisine dönemin biri iktidarda diğeri muhalefette olan iki ünlü siyâsî liderini mukâyeseye yönelik bir soru sormuştu. Herhâlde soruyu yönelten kadar bizler de gelecek cevâbın ne olduğunu üç aşağı beş yukarı tahmin etmiştik. Ünlü bir bilim adamı ve çağdaş düşünceli bir sanatçıdan gelecek cevap, iktidardaki siyâsî lideri yere batırıp, o zamanlar kimilerince bir efsâne gibi dağa taşa adı yazılan “halkçı” lideri göklere çıkarmaktan başka ne olabilirdi ki? Ama öyle olmadı işte… Bir avuç taşra aydınının pek de hoşuna gitmeyen cevap, aslında bir büyük hocanın ne denli isâbetli ve basiretli olduğunu da sergilemekteydi. Dudaklarında belli belirsiz fark edilen derin bir istihzâ ile söylediği sözler aynen hâtırımdadır: “Birbirlerinden farkları yok. Al birini vur ötekine. Belki birinin sanata ve edebiyâta biraz ilgisi var, hepsi o…”

Bâzı oluşumlar insana bir anda basit bir şeymiş gibi gelir, ya da bir sıradanlığı aksettiriyormuş gibi algılanır. Oysa işin aslı öyle değildir. Yeter ki, bunun idrâkine varmaya zaman ve zemin müsâit olsun. Aslında o, çoğumuzun henüz farkında olmadığı birçok gerçeği dile getiriyordu da, bizler neyin ne olduğunu nice sonra anladık.

Bildiğimiz kadarıyla mutlu ve sâkin bir âile düzeni vardı. Eşi Ulun Örnek, kültürel birikimi ve hanımefendi kişiliği ile hocanın en büyük desteği ve yardımcısıydı. Çocukları yoktu. Muhlis Nâfiz Bey’e bu konuda ileri sürdüğü gerekçe de düşündürücüdür. Bir gün bu yakın dostuna; “Ben kalp krizi riski altında yaşayan bir insanım. Her an her şey olabilir. Bu yaştan sonra bir çocuğu babasız olarak yalnız bırakmaya hakkım yok…” demiş. Muhlis Bey’in bunu bize aktarırken, “İnsanın kendini aşması kolay bir iş değil, Veyis bunu yaptı.” dediğini çok iyi hatırlıyorum.

Yine son görüşmelerimizden birinde, o ay çıkmış olan bir dergideki yöresel mânîlerle ilgili yazımı okumuş olduğundan bahisle, çalışmalarımın ne durumda olduğunu öğrenmek istemişti. O günlerde mezar folkloruna merak sarmış ve bir hayli de bilgi toplamıştım. Bu konuda yardımcı olacağını söylemiş ve gereğini de yapmıştı. Nezâket kurallarına riâyetteki hassâsiyetine bir güzel örnek olarak hatırlarım bu tavrını… Binyazar’ın tespiti, birlikteliklerini ne güzel yansıtır: “Onu görünce dünyâyı dolduran tüm seslerden daha etkili bir sükût ortamında bulurdunuz kendinizi. O sessizliğin yarattığı bir ağırbaşlılık ve erdemlilik. Sessiz dururdu ama konuşurdu. Dedikodu yaptığını gören olmamıştır ama insanoğlunu en iyi değerlendirenlerdendi. Çevresi hem insan doluydu hem de büyük kalabalıklar içinde yalnızdı…”

Anlatacaklarım çok ancak yakınlığımızın hâfızamda kalan son çizgisi, Sivas Havaalanı’ndaki uğurlayışımızdır. Omzunda çantası, kahverengi takım elbisesi, pırıl pırıl taranmış gür saçları ve fizikî görünümle bütünleşen ince vedâ mesajlarıyla uçağın merdivenlerindeki son selâmını hiç unutamam. 1980 yılı Ağustos ayı sonlarıydı. Ne Sivaslı dostları onu bir kez daha görebildi ne de o, çok sevdiği Sivas’ı… Ölümü üzerine yazdığım ve “…insanoğlunun bir türlü alışamadığı, izlerini yüreğinden ve aklından silemediği ölüm üzerine bilmem ki ne demeli, ne söylemeli…” diye başladığım yazımı, ondan alıntıladığım şu halk söylemesiyle bitirmiştim: “Ölüm, ölüm hezen ölüm / Evden eve gezen ölüm / Her düzeni bozan ölüm…” (9)

Dostlarından Ömer Câhit Yıldız da bir yazı yazdı köşesinde; “…o tatlı ve anlamlı söyleşilerinizi, ağzınızdan tâne tâne dökülen edebî anılarınızı canlı canlı aktarışınız unutulabilir mi?..” dedi ve onu şu güzel sözlerle andı: “Edebiyat ve araştırma alanında yeri doldurulmaz bir kalem, düşünceleriyle örnek bir insan, Türk diline özen gösteren dilci, beyni ve yüreği dopdolu bir dost Sedat Veyis Örnek. Ölümün çok erken oldu dostum. Dost acısı; ne demek, kolay mı söylemek…” (10)

SONSÖZ YERİNE…

Şöyle bir düşündüm. Yüksek tahsil hayâtımı da hesâba katarsam, hemen hemen kırk yıldır akademik bir yapı içinde ve değişik sıfatlarla eskilerin deyimiyle isbât- ı vücûd etmekteyim. Sorarlarsa ki bana birkaç bilim adamını bunca insan içinde, “Sedat Veyis Örnek” ilk aklıma gelenlerden biri olur. Hak ettiği karşılığı aldı mı, yeterince tanınıyor mu, biliniyor mu, neler yapıldı ardından? gibi sorulara ise olumlu cevap vermek pek kolay değil. Ama onun ismi; dostlarının, sevdiklerinin, öğrencilerinin ve sanatla bilimin gerçek temsilcilerinin anılarında ve hâfızalarında dâimâ yaşayacaktır. Dediği gibi şâirin:

 “Eğer çi âleme herkes gelir gider İhyâ

              Kemâl sâhibi ibkâ- yı nâm eder de gider”

DİPNOTLAR

1- Dr. Ali Rızâ BALAMAN, “Halkbilimci Sedat Veyis Örnek’in Ardından”, (Sosyal Bilimler Fakültesi Dergisi- 2, Bornova-İzmir / 1981, sh. 343 vd.)

2- Adnan BİNYAZAR, “Sanatçı, Bilim Adamı Sedat Veyis Örnek’i Yitirdik”, (Milliyet “Sanat Dergisi”, 1. 12. 1980, sh. 19)

3- “Sedat Veyis Örnek’le Türk Halkbilimi Üzerine Söyleşi”, (İş Dergisi, Şubat-1978, Sayı: 138. sh. 12 vd.)

4-1973 yılında yayımladığı “Budunbilim Terimleri Sözlüğü”nde, tespit ettiği “476” adet bilimsel terimin açıklamalarını yaparak, bunların Osmanlıca karşılıklarını (ıstılah) da kitaba eklemiştir.

5 Türker ACAROĞLU, “Örnek Bir Bilim Adamını Yitirdik / Prof. Dr. Sedat Veyis Örnek”, (Türk Folkloru- Ocak 1981, Sayı: 18)

6- Yakın arkadaşı gazeteci Muhlis Nâfiz Günay için 1953 yılında kaleme alınmış olan bu biyografi denemesi, Günay tarafından ölümünden kısa süre önce orijinal hâliyle Ahmet Turan Alkan’a verilmiş ve bilâhare yazarın “Altıncı Şehir” adlı kitabında aynen yer almıştır.

7-Metin AND, “Cumhûriyet Dönemi Türk Tiyatrosu” , (Sh.569)

8- Adnan BİNYAZAR, a. g. m.

9- Anadolu, 19. 11. 1980

10- Anadolu, 18. 11. 1980

Hayat Ağacı dergisi 17. Sayı, 2012

PAYLAŞ