Eflâtun Cem Güney

0

 Bu Toprağın Masal Babası

EFLÂTUN CEM GÜNEY

İmdi; kalem benim, söz onun; nokta benim, harf onun; okuyun okuyabildiğiniz kadar. Okudukça gönlünüz gül olup açılacak; diliniz de bülbül olup şakıyacak…

N.Yücel Mutlu

Bu yazıda; kendisi özbeöz Sivaslı olduğu halde, Kasım 2011’e kadar Sivas kültür çevresinde hakkında hiçbir yazı yazılmayan, hiçbir kitap basılmayan, masal babası Eflâtun Cem Güney’den söz etmek istiyorum.

Eflâtun Cem Güney’in asıl ismi, Eflâtun Reşid olup, ‘Cem’ mahlâsını, öğretmenlik hayâtının ilk yıllarında aldığı ve Sivas Sultânisi’nde göreve başladığı yıl olan 1923’te bu mahlâsı kullandığı bilinmektedir. Bu noktada ilginç olan husûs, Sivas Lisesi’nin orta kısmından öğrencisi olan, Sivaslı öğretmen, yazar ve şâir Vehbi Cem (Aşkun)’un da, aynı “Cem” mahlâsını, hocasına nazîre olsun diye almış olmasıdır. Nitekim rahmetli Aşkun, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi’ndeki bir yazısında, kendisinin Ahmet Vehbi adı var iken, “Cem” takma adını aldığından bahisle, hocasının, “Vehbi, ben Cem’i aldım, perîşân oldum, bâri sen almasaydın. Sâhibine vefâsı olmayan bir addır” dediğini anlatmaktadır. Bununla birlikte, masal babasının ismi, Millî Eğitim Bakanlığının sicil arşivinde, Eflâtun Reşid Cem Güney olarak geçmektedir. Oğlu rahmetli Kâmuran Çetin Güney’in Kütahya Lisesi’ndeki kaydında da, babanın ismi,  Eflâtun Reşit’tir.

Eflâtun Reşid, H.1312, M.1896’da, Hekimhan’da doğmuştur. Babası, o yıllarda

Elâziz vilâyetinin Malatya sancağının Akçadağ kazâsına bağlı Hekimhanı nâhiyesinde telgraf müdürü olarak görev yapan Sivaslı, Hurşîd Ağazâde Ahmed Hurşîd Efendi’dir. Annesi, yine Sivaslı Hayriye Hanım’dır. Eflâtun Reşid’in tek kardeşi olan Mahmûd Vâsıf da,  318 (M.1902)’de Hekimhanı’nda doğmuştur. Ahmed Hurşîd Efendi’nin M.1903’te vefâtı üzerine, kardeşi olan, Sivas Telgraf ve Posta Müdiriyeti Posta Müdîr Muâvini Mehmed Şevket Efendi, kardeşinin; bir anne, iki erkek çocuk ve bir de Hekimhanılı el ulağı kız çocuğundan ibâret olan dört kişilik âilesini Sivas’a getirmiş, kendi âilesi ile birlikte ikamet ettirmiş ve maddî/mânevî himâyesine almıştır. Ne yazık ki, Eflâtun Reşid’in annesi de ömürlü olamamış ve âilesi Sivas’a taşındıktan sonra, burada vefât etmiştir. Dolayısıyla, Osmanlının ilk nüfus yazımı olan 1905’deki yazım sırasında, sâdece Eflâtun Reşid ve kardeşi ile el ulağı konumundaki Hekimhanılı kız çocuğu, amcaları Mehmed Şevket Efendi’nin, Sivas’ın Veledbey Mahallesi’ndeki 73 numaralı hânesinde yazılmışlardır.

Eflâtun Reşîd, ilk ve orta öğrenimini Sivas’ta yapmıştır. Önce, şimdiki ilkokula karşılık olan “ibtidâi mektebi”nde okumuş, daha sonra Sivas Sultânisi’ne devâmla, yedi yıllık bu okulun son sınıfının edebiyat kolunu, Haziran 1918’de,  iyi derece ile bitirmiştir. Öğrencisi Vehbi Cem Bey’in ifâdesi ile, o sene, edebiyat kolundan sâdece Eflâtun Reşîd me’zûn olmuştur. Sivas Lisesi’nin 100.Yıl’ı dolayısıyla çıkarılan albüm kitapta, 1917 ve 1918 senesi me’zunları yer almadığı için, bu ifâdenin tahkiki yapılamamıştır.

O yıllarda sâdece İstanbul’da bulunan yüksek öğretim kuruluşlarının yatılı bölümlerinin, l. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar dolayısıyla kapalı oluşunun yanı sıra, âilesinin maddî şartları da bu zorluğa eklenince Eflâtun Reşid, Sultânî me’zûnu olmasına rağmen yüksek öğrenimini yapamamış ve hemen bir göreve atanmasını tercih etmiştir. Böylelikle Eflâtun Reşîd’in ilk görevi, Konya’daki Dârü’l-eytâm (Öksüzler Yurdu)’nun Türkçe muallimliğidir. Eylül 1918-Eylül 1920 arasında süren bu görevi sırasında, yurdun müdür muâvinliğini de yapmış, ancak öğretmenlikle yetinmeyerek, Konya’da hayli geniş bir taraftar kitlesi olan  Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin İrşâd ve Teftiş Hey’eti’nde de görev almış, Konya’da yayınlanan ve Kuvay-ı Millîye’yi destekleyen dergilerde de yazı yazmıştır.

Öksüzler Yurdu’nun kapanması üzerine bir yere tâyinini beklerken, Türkiye  Büyük  Millet Meclisi’nin birinci dönemindeki milletvekillerinden Doktor Suad Bey’in dâveti üzerine Ankara’ya giderek, 10 Kasım 1920 ile 13 Aralık 1920 arasındaki sürede zabıt kâtipliği görevinde de bulunmuştur.

Bu sürenin sonlarına doğru Eskişehir Sultânisi Türkçe muallimliğine tâyini

çıkınca, Eskişehir’e gitmiş ve 1921 yılının Temmuz ayına kadar da bu görevini sürdürmüştür. 15-21 Temmuz 1921 târihleri arasında Ankara’da toplanan Birinci Maârif Kongresi’nde de, Eskişehir muallimlerini temsil etmek ve Kongre’nin zabıt kâtipliğini yapmak üzere Ankara’ya  gitmiştir. Eflâtun Reşid Bey, Yunanlıların 19 Temmuz 1921’de Eskişehir’i işgalleri dolayısıyla, Kongre sonrasında buraya dönmemiş ve tâyininin yapıldığı Kayseri’ye geçmiştir.

Eflâtun Reşid Bey’in öğretmenlik hayatının  bundan sonraki safhaları, 1921-1923 arasında Kayseri Sultânisi’nde, 1923-1928 arasında Sivas Sultânisi / Sivas Lisesi’nde devâm etmiştir. 1928-1931 arasında Samsun Lisesi’nde, 1931-1933 arasında Afyon Karahisar Lisesi’nde, 1933-1944 arasında Kütahya Lisesi’nde ve 1944-1950 arasında da İstanbul / Haydarpaşa Lisesi’nde devam etmiştir.

Eflâtun Cem Güney’in bundan sonraki resmî görevleri, Topkapı Sarayı Müzesi  Müdürlüğünde araştırma görevlisi, İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğünde müdür muâvinliği olarak devâm etmiş ve Temmuz 1961’de yaş haddinden emekli olmuştur. Bununla birlikte, rahmetlinin özelliklerinden a’zami şekilde faydalanmak isteyen devletimiz, kendisini bırakmamış ve Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Halk Eğitimi teşkilâtını kurdurarak, bu eğitimle ilgili yayınların yapılmasını sağlayacak görev ve imkânlar sağlamıştır. Masal Babası’nın aktif çalışma hayâtı ise, 1970’e kadar sürmüş ve bu yıl, evine çekilerek yayınlarına devam etmiştir.

Eflâtun Reşid Cem Güney, 1922 yılında yine bir hemşehrimiz olan Nâciye Hanım’la evlenmiş, bu evlilikten dört çocuğu olmuştur. Bunlardan ilki bir kız çocuğu olup çok küçük yaşlarda vefât etmiştir. İkinci çocuğu, Kâmuran Çetin Güney’dir. 1925’te doğan Çetin, masal ve halk hikâyelerinin derlenmesinde  babasının yâr ve yoldaşı olmuş ise de, İstanbul Üniversitesi öğrencisi iken, babasını ve âilesini onulmaz acılara terk ederek , Ekim 1944’te vefat etmiştir. Üçüncü ve dördüncü çocukları kız olan Eflâtun Cem Güney ise, 2 Ocak 1981’de vefat etmiş olup, bugün sâdece son çocuğu Özden Hanım hayattadır. Çocuklarının hiçbirisi evlenmediği için, torunu yoktur.

Eflâtun Cem’in Konya’da başlayan muallimlik hayatı, sıradan bir öğretmenlik yerine, gerçek bir “hoca” hüviyetini sonuna kadar götürmüştür. O, bununla yetinmemiş, kişiliğinde vâr olan edebî zevki ve ustalıkla işlediği kalemi sayesinde, şiirlerinin yanı sıra; öğretmenlik yaptığı Konya, Kayseri, Sivas, Samsun, Afyon ve Kütahya’daki yerel dergi ve gazetelerde makaleler, bilhassa masal ve halk hikâyeleri üzerine çok sayıda kitap yayınlamıştır.

Eflâtun Cem, Sivas’ta göreve başladığı Mart 1923’ten hemen sonra Sivas Muallimler  Birliği’nin başkanlığını üstlenmiş, Sivas’ımızda yayınlanan Birlik, Duygu ve Düşünce dergilerinin yayın kurullarında çalışmış ve bu dergilerde muntazaman  makale ve şiirleri çıkmıştır. Birlik mecmuasının,  “Cumhuriyetin  Tezahüratı”  başlıklı haberinde; Sivas’ta cumhuriyetin ilân edildiği günü ve töreni aktaran haberde Sivas’ın yaşadığı  bu tarihî günde belediye  reisinden sonraki konuşmayı  Eflâtun Cem Bey’in yaptığı  yer almıştır.

Sivas Lisesi’nin yanına yerleştirilen ve bir kaide üzerinde Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa’nın büstünden ibâret olan heykelin, 29 Ekim 1926’daki açılışında gerçekleştirilen törende Muallimler Birliği Reisi sıfatıyla yaptığı konuşması, Kızılırmak gazetesinde aynen yer almıştır. (Âciz kanaatime göre, bir sütun üzerindeki bu büstün ilham ettiği mânâ, aynı yerde bulunan bugünkü heykelden daha gösterişli idi.)

Kişiliği ile bütünleşen edebî zevk ve ilgi, özellikle memleketi olan Sivas’a geldikten sonra daha yoğun bir hâle dönüşerek araştırma ve yayın hizmetlerine yönelmiştir. Onun Sivas’ta bu dönemde folklor alanındaki çakışmlarını ikiye ayırmak mümkündür. Birisi, Emine Aba ve Ağa Dayı gibi, kendisinin hemhâl olduğu kişilerden hikâye ve masallar dinleyip bunları  kaydetmek; diğeri ise, Sivas’a yakın yerlerdeki halk şâirlerini bularak onlardan deyişler, koşmalar dinlemek ve toplamaktır. Nitekim, Sivas’ımızın Kangal ilçesinin Mescîd köyünden Bekir adında bir köylü olan, Meslekî mahlâslı halk şâirinin varlığını öğrenince, bu kişiyi Sivas’a çağırır ve şiirlerini yazıya döker. Kendisi bu işi yaparken, o sırada Sivas’ta maârif müfettişi olarak görev yapmakta olan Rıdvan Nâfiz Bey’le de, âşığı tanıştırır. Eflâtun Cem, daha  sonraki yıllarda, Âşık Meslekî’nin şiirlerini, dergilerde ve gazetelerde yayınlar ve 1953’te de kitap hâline getirir.

Eflâtun Cem’in halk şâirlerine olan özel ilgisinin, öğretmenliğinin ilk yıllarında başladığını belirtmiş idik. Bunun ilk meyvesi, 1928’de, Türkiyât Enstitüsü tarafından tetkik ve takdir edilmiş olarak Sivas Türk Ocağı tarafından yayınlanan, Erzurumlu Emrâh adlı kitabıdır. Halk şâirlerinin bütün Türkiye tarafından tanınmasını arzu eden Eflâtun Cem’in, bu kitaba yazdığı önsözün, kendisinin edebî zevk ve görüşlerinin anlaşılması bakımından okunmasında yarar vardır. Bu noktada, Eflâtun Cem’in halk şiirleri ile ilgilenen edebiyatçılar arasındaki mümtaz yerini belirtmek için, daha sonraki yıllarda Emrâh hakkında bir risâle neşreden Prof.Dr.Fuad Köprülü’nün, risâlesinin önsözünde yazmış olduğu, “Sivas Erkek Lisesi Edebiyât Muallimi  Eflâtun Cem Bey, 210 sâhifelik, Emrâh’a âit ilk monografiyi meydâna koymuş oldu” ifâdesini kaydetmek isterim. Erzurumlu Emrâh ile ilgili bu kitap, rahmetli hocanın ve oğlunun, geçen zaman içinde topladığı yeni şiirlerle genişletilerek 1958’de tekrar yayınlanmıştır.

Eflâtun Cem, halk şâirlerine olan ilgisini, Erzurumlu Emrâh’tan başka, Âşık Meslekî, Âşık Ruhsatî, Âşık Kâmilî’ye ait halk şiirlerini yayınlayarak devam ettirmiştir. Bu kitaplarından ve diğer halk şâirlerinden alarak yaptığı seçmeleri  de, 1947’de Halk Şiiri Antolojisi’nde bir araya getirmiştir. Kezâ, küçük boyda iki cilt halinde Halk Türküleri’ni yayınlamıştır. Burada, bir açıklama yapmakta fayda görürüm. 1973 Malatya İl Yıllığı’nda yazıldığının aksine, Eflâtun Cem, Malatya şâirleri üzerine hiçbir araştırma ve yayın yapmamıştır.

Eflâtun Cem’in isminin yanına Masal Babası sıfatının takılması da, Türk halkının ve edebiyatçılarının son derece haklı bir değerlendirmesidir. Çünkü, kendisinin belirgin özelliklerinden en önde geleni, bilhassa Sivas çevresinde dinlemiş ve toplamış olduğu masallara, görev yaptığı diğer illerde dinlediklerini de katarak bunları harmanlaması ve nefis bir masal edebiyatını ortaya koymasıdır. Bir taraftan, hanımının anneannesi olan, Sivas’ın Hâfik ilçesine bağlı Celâlli bucağından Emine Aba adlı ve yüz yaşını aşkın yaşlı bir kadından masal dinleyen Eflâtun Cem, diğer yönden de, Sivas’a yerleşmiş çok eski Kars göçmenlerinden Hasanoğlu Ağa Dayı’dan Kerem ile Aslı, Leylâ ile Mecnûn ayarında, lâkin bunlar gibi tesbit edilmemiş birçok masal ve hikâyeyi, bütün husûsiyetleriyle ve yanık deyişleriyle dinleyerek kaleme almıştır.

Eflâtun Cem’in ilk yayınladığı masal kitabı olan “Nar Tânesi”nin ilk sâhifesinde, masallarla ve kendi anlatılışı ile ilgili bir ifâdesi vardır ki, bunu  burada aktarmak isterim:

“Bu toprağın da bir masal dünyası var; uçsuz, bucaksız bir dünya bu! Keloğlan’ı da içine alır, Köroğlu’nu da. Peri Kızını da içine alır, Dev Anasını da… Seni de içine alır, beni de… Yine de bir fındık kabuğuna sığar, yedi dünyaya sığmaz. Hani şunu bir dolanayım diye, demir çarık, demir asâ yola düşseniz; dere tepe düz, altı ayla bir güz gitseniz, gide gide bir arpa boyu yol gidersiniz. İyisi mi, gelin, derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek, Sivas’ın Celâlli köyünde bir tandır başına götüreyim sizi! Bu yüz evli köyde, yüz yaşında ‘Emine Aba’ derler, bir koca nine var. O, şimdi bir masal olan ‘İnsan Çocuğun’ anasının anasının anası. Adıyle sanıyle bir masal anası.. Dedem Korkut’tan beri, bunun üstüne biri daha ne gelmiştir, ne gelir! Vay ne masallar, ne masallar var onda! Makas kesmedik, iğne batmadık masallar… Bunları duymakla, bu dünyayı dolaşmak bir, bence.. Çünkü masalların tadı, anlatılışındadır. Ancak masal ağziyle bir döşenip iki döşemesini, iki tekerleyip bir yuvarlamasını bilen masal analarından dinlenirse, tadına varılır.

İmdi, kalem benim, dil onun; nokta benim, harf onun; okuyun okuyabildiğiniz kadar… Okudukça duygularınız gül olup açılacak; diliniz de bülbül olup şakıyacak…”

Eflâtun Cem Güney, önceden yayınladığı bâzı masalları kısaltarak, başka isimlerle yeni bir masal şeklinde kaleme almış, bâzen de, halk hikâyelerinden ve halk efsânelerinden kısaltmalar yaparak yeni masallar ortaya koymuştur. Bunu, Sn. Hasan Kavruk şöylece ifâde etmektedir : “Güney, sözlü gelenekteki metni alıp, bâzı masal unsurları ile de süsleyerek, muhtevayı fazla değiştirmeden, âdetâ te’lif bir eser meydana getirmiştir. Güney, bu yeniden biçimlendirmeyi, ikinci bir defa daha denemiş, önce 150-200 sahife tutarında neşredilen (Âşık Garip) hikâye(si), daha sonra, 20-25 sahifelik küçük bir masal metni hâline gelmiştir….”

Masal kavramı ve kendi masalları ile ilgili olarak Eflâtun Cem Güney, şu belirlemede bulunmaktadır : “Bilindiği gibi, masalların, kendine göre bir üslûbu, bu üslûbun da zamanla, muhîtle ve hele san’atkârın şâhsîliğiyle değişen tarafları vardır. Masalcı san’atkâr, esas konuda bir değişiklik yapmaz. Ancak olayları ve olağanüstü unsurları tam bir anlatma serbestliği içinde, renkli motiflerle ve kendilerine has ifâdelerle telleyip pullayarak bir masal tadı vermeye çalışır. Bizim de özenip bezediğimiz bu; karınca kaderince, yapıp yakıştırabildimse ne mutlu!”

Benim tesbitime göre, sağlığında kendi ismi ile, 32 adet masal kitabı yayınlanmıştır. Bunlar, kendi başına bir bütün olan veya bütünden çıkarılmış küçük masalları ihtiva etmektedir.

Eflâtun Cem’in Açıl Susam Açıl adlı masal kitabı, UNESCO’nun bir kuruluşu olan Uluslararası Gençlik Kitapları Birliği tarafından, çağdaş masal yazarları içinde değerlendirilen 55 millet arasından seçilen ve böylelikle, ‘1956 Dünya Gençliği Şeref Kitapları’ listesine alınan 11 eser arasında en mükemmeli olarak kabul edilmiştir. Ve böylece  kendisine, Danimarka Krallığı’nın H.C.Andersen adına ihdâs ettiği ödülün uluslararası jürisi (Hans Christian Andersen Medal Kurumu) tarafından da, “Andersen Pâyesi Şeref  Diploması” ve “Dünya Çocuk Edebiyâtı Sertifikası” verilmiştir. Eflâtun Cem, bu ödülü,   1960’ta da Dede Korkut Masalları adlı kitabı ile bir kere daha kazanmıştır.

Eflâtun Cem’in, Matem Sesleri adlı bir şiir kitabı vardır. 1920’de yayınlanan bu kitabın bir nüshasına, henüz herhangi bir kütüphânede rastlanılmamıştır. İlk yıllarında şiir de yazmış olmakla berâber, sonraki yıllarda şiirlerini bir başka kitapta toplamak istememiş ve masal / folklor dünyâsı ile yetinmiştir.

Eflâtun Cem, halk hikâyelerini derlemede ise, rahmetli oğlu ile berâber çalışmış ve Dertli Kaval, Âşık Garip, Kerem ile Aslı ve Tâhir ile Zühre adlı kitapları yayınlamıştır. Kızı Rezzan Güney’in adı ile yayınlanan ve kendisinin gözden geçirdiği ifâde edilen, Şâh İsmâil adlı bir halk hikâyesini de, bâzıları kendisine  âit olarak kaydetmektedirler.

Eflâtun Cem, Nasrettin Hoca Fıkraları’nı da masal tadında kaleme almış ve yayınlamıştır. Kezâ, halk eğitimi ile ilgili sekiz kitabı ve Atatürk’ün Hayatı / Millî Mücâdele konularında üç kitabı vardır.

Eflâtun Cem’in halkbilimi metodolojisiyle ilgili iki kitabından da söz etmek gerekir: Folklor ve Eğitim, Folklor ve Halk Edebiyâtı. Millî Eğitim Bakanlığının talebi üzerine kaleme alınıp yayınlanan bu iki eser, rahmetlinin, folklor ve halk edebiyatı üzerindeki köklü görüşlerini ihtiva eder.

İkinci Abdülhamîd döneminde isim yapmış olan şâirlerden İsmâil Safa’nın, 1900’de pâdişâh tarafından Sivas’a sürgün edildiği ve Mart 1901’de burada  vefât ettiği, na’şının önce Nalbantlarbaşı mevkiindeki Garipler Mezarlığı’na gömüldüğü, İkinci Meşrûtiyet ilân edildikten sonra da Vilâyetin izni ile, bugün yıkılmış olan Hacı İzzet Paşa Câmii’nin hazîresine nakledildiği, daha sonra bu câminin, Hükûmet Konağı önündeki  meydanın genişletmesi dolayısıyla yıkılması sırasında, kabrin Ali Ağa Camîi’nin avlusundaki mezarlığa taşındığı hususları, Sivas’ın kültür muhîti tarafından bilinmektedir. Esâsen bu konuda, Hayat Ağacı dergisinin Kış-2005 târihli nüshasında, Sn. Halûk Çağdaş tarafından da haylice bilgi verilmiştir. Bu son mezâr naklini sağlayan kişi ise, Sivas Lisesi Edebiyat Muallimi Eflâtun Cem olup, nakil sırasında veya sonrasındaki törende, öğrencilerine İsmâil Safâ için yazdığı dört kıtayı okumuştur. Kendisi, böylesine de vefâlı bir kişidir.

Yazımızın başına dönersek; atadan dededen Sivaslı, Sivas kültürünün Türk edebiyâtındaki temsilcisi, Sivaslının kendisiyle gurur duyduğu ve duymakta olacağı Eflâtun Cem Güney ile ilgili yayın zâfiyetini sonlandırmak için, arşiv belgelerine ve resmî kayıtlara göre hazırlamış olduğum bir kitap, Kasım 2011’de Bürûciye Yayınları arasında, Sivas Belediyesi tarafından  yayımlanmıştır. Yukarıdaki bilgiler, bu kitaptan özetlenerek alınmıştır. Kendisinin 1955 ve 1958 yıllarına âit ve bende olan iki fotoğrafını da, bu sâhifelerde yayınlamaktan sevinç duyduğumu ifâde etmek isterim.

KUTU:

HER MASALIN BAŞI

Bizim de bir masal dünyamız var; uçsuz, bucaksız bir dünya bu! Kel Oğlan’ı da içine alır, Köroğlu’nu da; peri kızını da içine alır, dev anasını da; seni de içine alır; beni de; gene de bir fındık kabuğuna sığar, yedi dünyaya sığmaz. Hani, şu masal dünyasını bir dönüp dolanayım diye demir çarık, demir asa yola düşseniz; dere, tepe düz, altı ayla bir güz gitseniz, bir arpa boyu yol gidersiniz ancak! İyisi mi, gelin derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek; lale, sümbül derleyip, soğuk sular içerek; daha da yorulursanız Hızır’ın atına binerek bir tandır başına götüreyim sizi. Vay ne masallar, ne masallar var orada; makas kesmedik, iğne batmadık masallar! Oturup bunları dinlemekle kalkıp şu dünyayı dolaşmak bir bence…Öyle ya, masal deyip geçmeyin; kökleri vardır geçmişte, dayanır durur dağ gibi…Dalları var üstümüzde; yeşerir gider, bağ gibi…Ama anlatılacağı gibi anlatılırsa…Zira asıl tadı anlatılışındadır bunların; hele masal ağzıyla iki tekerleyip bir yuvarlamasını bilen masal ustalarından dinlenirse tadına doyum olmaz doğrusu. Ha, işte bu niyetle sizi bir tandır başına götüreyim dedim ama, bir yer bulabilirsek ne mutlu! Çünkü Allah’ın kışı, tandırın başı olur da kim gelmez. Çağrılan da gelir, çağrılmayan da; haylanan da gelir, huylanan da; ahlanan da gelir, ohlanan da, Kambur Ese de gelir, Sarı Köse de; hasılı, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok, sırtı bütün, karnı tok…cümlesi gelir toplanır ama, masalcıbaşıya masala başlatmak kolay mı? Mübarek, kendini naza çektikçe çeker; onu söyletmek için her biri bir dereden su getirmeye başlar. Kimi yukarıdan atıp aşağıdan tutar, kimi ağzını yumup dilini yutar; kimi ince eğirip sık dokur, kimi süt dökmüş kedi gibi oturur; kimi akıntıya kürek çeker, kiminin kırdığı ceviz kırkı geçer; daha daha bir yığın maval, martaval derken masalcımızın çenesi açılır, gayri öyle bir dizip koşar ki, ağzından bal akar, dili de kaymak çalar balın üstüne!

İmdi; kalem benim, söz onun; nokta benim, harf onun; okuyun okuyabildiğiniz kadar. Okudukça gönlünüz gül olup açılacak; diliniz de bülbül olup şakıyacak…

Hayat Ağacı dergisi 18. Sayı, 2012

PAYLAŞ