BASTIM DA KIRILDI İĞDENİN DALI

0

BASTIM DA KIRILDI İĞDENİN DALI

Berat Demirci

“Bahar nedir?” diye sorun. Sonra okuduklarınızın, dinlediklerinizin etkisinde kalmadan ve en saf halinizle düşünün. Nasıl olacak bilemem ama düşünmek böyle bir şeydir. Çünkü kokusu, tadı, rengi olmayan düşünce, hakikatte öznesizdir.

“Mart-Nisan-Mayıs aylarıyla cemedilen mevsime bahar denir!’” cevabı, pek objektif bir tespit olur; yalanlamak ne mümkün. İlkokulda zihnimize mevsim şeridi olarak kazınan şema budur ve geniş zaman kipiyle sual kapısı mühürlenmiştir. Şimdi sırası geldi soruyorum, neden mevsimler sonbahar-kış-ilkbahar-yaz şeklinde tertip edilmiş? Okullar güzün açıldığı için olmalı, başka ihtimal görmüyorum. Böyle böyle tüm dünyayı okullar aracılığıyla “yaşam ünitesi”ne bağladılar.

Parlak bir öğrenci sayılmazdım, inadına tahsil hayatım çok uzun sürdü. Başarılı bir öğretmen de sayılmazdım/sayılmam ama bula bula o meslek de beni bu “Okul yolu düz gider/Çocuklar bayram eder!” şarkısında hep playback yapardım. Ömrümde bir defa “yavrukurt” elbisesi giyeyim dedim, 23 Nisan’a yazıldım, potinlerim merasim bölüğüne uymadığı için sıradan çıkardı, eve gönderdiler. İzci düdüğünü öttüre öttüre mahalleye dönmüştüm. Belki altı saat top teptim o hırsla. Sıradan çıkarılmak lezzetli bir şey; önceleri nasibim oldu, sonra kaderim.

Başkalarıyla muaşerette bazen de mecburiyetten ortak kavrayışlarla konuşuruz; kimliğimiz ise içimizdedir. “Bahar nedir?” diye sorun demiştim ya başta, kendi baharımı anlatmak için yine kendime tevcihimdi. Malum misal: Anadolu ressamları; Çinli, Romalı ressamlar gibi tuvale, duvara natürmort kondurmamış; gönüllerini cilalayarak tabiata ayna olmuşlardır. Bakisi, ne ve nasıl dersek diyelim, natürmort manzaradır.

Geleneğin mazmununa itirazım yok, başkalarının teşhisine, intakına da… Bana baharı gül değil, iğde çiçeği müjdeler. Meselâ kış, ağaçların beyaz çiçek açar gibi dallı budaklı kırağılandığı mevsimdir. Ayazın, mahalline mahsus bir kokusu vardır. Tarif edemiyorum ama şöyle anlaşılabilir: çamaşırlar donmuş vaziyettedir, eve içinde biri varmış gibi getirilirler ve işte o an ayaz kokusunu hissedebilirsiniz; temizlik suretinde bir kokudur. Kış daha çok renkle tarif edilebilir; bahar ise dalından burcuna kokudur. Her iki mevsim de bozkırda rengi, tadı ve kokusuyla bir başka seyreder. Kışı kışa bırakalım, şimdi baharı yazalım ki, yaz gelsin. Aman tez de gelmesin, biraz ayak sürüsün.

Renkler ve tatlar ihmal edilemez ama bozkırın baharının mümtaz vasfı, kokusudur. Koku, buharlaşmanın ve Sivas toprağının geç de olsa ısındığının habercisidir. Bahar bozkırda iğdedir, evet! Gümüş yapraklar arasından sarışın çiçekler açtığında, siz de çekinmeden açın pencereleri. Bu anlar takribî “hükümet hesabı” Mayıs’ın on dördünden sonrasıdır. Bizim Mayıs ayımız, Haziran’dan gün çalar, baharımız da geriye vurur. Takvim şeridi ne derse desin, yağmurlar ansızın durur, güneş ışıl ışıldır. Bozkır sadece otlarıyla değil; dağı taşı, kurdu, kuşu ile kabarır. Mavinin pussuz, sissiz mavi olanını bu havalarda görürsünüz. Gölgede üşütmeyen bir serinlik; iğdenin hafiften baygınlaştırdığı yakmayan bir sıcaklık… İşte bu havalar bizim havamızdır. Bu havalar içinde “Mevsim Şeridi”ne uymayan havaleli çocukluğumuz da vardır. Çocukluk ki, kişiliğimizin akaididir.

Biz, Alibaba Mahallesi’nin hakiki sakini çocukların sığınağı, çimeceği, oynayacağı tek mıntıka Mısmılırmak vadisiydi. Güneş, su, toprak, ağaç; bütün oyunlarımızın, oyuncaklarımızın anasırı orada, başka ne olsun. Mısmılırmak, sınır mahallelere de teneffüs imkânı verirdi ama Alibaba Mahallesi’nin bihakkın park alanıydı. Diğer mahalleliler müsaadeli vizeyle barınırlardı.

Tarih şahit: bir “Eğrilce günü” ırmak boyunda teferrüç eyleyen kadınlara sözlü tacizde bulunan kendini bilmezler, taşkınlığı artırmış; yel yepelek mahalleye de haberi gelmiştir. Merhum ağır ağabeylerimiz Kara Hacı ve Tarık komutasındaki acemi oğlanlar, haramileri köküyle köçeğiyle sürüp çıkarmıştırlar. O acayip nefsi müdafaa, akabinde ve detayında müthiş taarruz hâlâ tevatürdür. Gönüllüler müfrezesi, o günü birin yanına beş katarak anlatmıştı; ben ise katılamamıştım, hacil hacil yere bakardım. Bu hikâye, neredeyse elli sene evvelinin mevzusudur. Bir araya geldiğimizde,  mahallenin düşmandan kurtuluşunun yıldönümü imiş gibi hâlâ naklen yayın gibi anlatmaya devam ediyorlar.

Mısmılırmak vadisinde herkes aşinaydı; buna rağmen, ebeveynimiz ırmağa gitmemize rıza göstermezdi. Elbette kaçaklama giderdik; gitmedik diye yalan söyler, hem birbirimize de yalan yere şahitlik ederdik. Ne var ki, ırmak suyuyla sertelmiş saçlarımız kriminal delil yerine geçerdi. “Yılankırkan” mevkiinin az aşağısına taşlardan set çekip suyu göbeğimize kadar derinleştirmiştik. Yanında bir ufak kumsal bile vardı. Bir yandan ıslak kedi eniği gibi titrer, bir yandan saatlerce çimerdik.

Akkaya Tepesi’ne tırmanmayana da hakikî Alibaba çocuğu denilmez. Desteksiz, tedbirsiz dağcılık temrini desek, değil; tehlikeli bir işti yaptığımız. Zemin killi ve kaygandı, ilk denememde dizlerim tir tir titremişti. Yazın orada cesaret gösterisi yapar, kışın da kızak kayardık.

Vadi, ulu iğde ağaçlarıyla doluydu. Boğazdan aşağıya türüm türüm tüterdi. “Tekk’önünün temiz suyu salatalık!” hâlâ hafızalardan silinmemiştir; iğde ağaçlarını ise çok az hatırlayan kalmıştır. Bostanların tumplarına sıra sıra dikilmiş, ırmağa doğru da iyice eğilip, sonra göğe tekrar yönelmişlerdi. Tam kıvrım yerlerine emniyetle oturulabiliyordu. Sahipliydiler tabii, Hamdi vardı ilkokul arkadaşımız, arada bir iğdeye dalanlara o da yaş çubukla dalardı. Bize serbestti, hattâ kendisi yardımcı olurdu.

Tutarsızlık yok, iğdeyi daha ham iken yerdik. “Bu nasıl iş?” diye sormayın, hemencecik orada bir ateş yakıp, paslı bir tenekenin üzerinde ıslar, tuzlar, közlerdik. Tütsülü mütsülüydü ama acayip lezzetliydi. Bilenler bilir ham iğde adamı boğar, közlendiğinde ise yumuşar ve tıkızlığından eser kalmaz.

Giderek Mısmılırmak’ın suyu azalır, azaldıkça biz de yukarıya doğru çekilirdik. En sonunda suyun mecali tükenirdi, bizim de baharımız. Su hepten kesilmezdi, şimdi olduğu gibi. Dere yatağında kalan balçık kokulu birikintilerde, sırf ferahlamak kastıyla çimmeye devam ederdik.

İğde mütevazı bir ağaç, bir meyve; bozkır ile aynı meşrepten… Mazrufunda iğdenin neler sakladığını hafiften aralamak için birkaç cümlecik sarf ettik. İğdelerin açtığı günler, Türkmen kadınının da çiçekli libaslarını sandıktan çıkardığı demlermiş, öyle okumuştum. Bir de hazretin anayurdunun Orta Asya olduğu söylenir, bizim için de öyle derler.

Bu yazıya niyet edeli beri denetliyordum ve takibe aldığım ağaçlar, Mayıs’ın yirmisinde çiçek açtı; ben de yazıyı noktalıyorum. Toprağına, muhitine göredir; üç gün önce beş gün sonra, her taraf iğde kokusuyla dolar. Neler geçmedi ki aklımdan… Binbir çağıltılı hatıra kalemin ucuna geldi geldi, bir damla mürekkep olup bir müddet asılı kaldı, sonra haznesine döndü. “Dört Mevsim Senfonisi”nin bile yeri vardı yaşanmışlıkların içerisinde. Vivaldi de baharla başlamış mevsimleri yazmaya, ben dahi öyle yaptım. Senfoniyi, bu zamanda moda olduğu gibi resimlendirecek olsaydım, yakın çekim iğde ağacıyla başlardım; sonra sair çiçeğe, ağaca kaydırırdım. Hattâ bir cemre böceğini bir müddet takip ederdim kamerayla. Mütevazı dediğimiz her şey devasa bir haber çünkü âlemden.

Senfonisi de şimdilik bir kenarda kalsın, bir türküye vuralım yine başımızı sözün nihayetinde. İğde dalı gevrektir, fazlaca örselemeyelim:

“Bastım da kırıldı iğdenin dalı,

Kötüye düşenin böyl’olur hâli.”

İğdenin dalı kırılmasın dilerim, hayatının baharını yaşayan tazelerin de baş yastıkları birbirine eş olsun.

 

 

PAYLAŞ